Kanchanaburi, Ölüm Yolu ve Şelaleler

Kanchanaburi, Ölüm Yolu ve Şelaleler

İki gün boyunca katıldığım cenaze töreninin ardından biraz daha eğlenceli birşeyler yapmaya ve Taylandlıların dilinden düşürmediği Soi Yok Noi şelalesine gitmeye karar veriyorum.

Tren 09:45de. 10 dakika öncesinde tren istasyonundayım ama 1 saatlik rotar olduğunu söylüyor görevli. Otobüse mi binsem diye düşünüyorum, hem daha ucuz ama bu tren Death Railway’den geçiyor ve kaçırılmayacak bir görsel şölen. Aslında buraları gezmenin en güzel yolu scooter kiralamak ama daha karşıdan karşıya
geçmeyi bile öğrenemedim. Hava sıcak üzerimde tembellik var. Biraz etrafta takılıp treni bekliyorum. Bir ailenin ortasındaki koltuğuma yerleşiyorum. Anne bana yediği meyveden veriyor, ne olduğunu bilmeden atıyorum ağzıma bozuk aksanımla onların dilinde teşekkür ederek. Yüzü gülüyor. Kızına birşeyler söylüyor beni göstererek, kızı utanıyor. Utangaçlıklarına bayılıyorum. Ufak ufak laf atıyorum. Anne bana dışarıyı gösteriyor. Farkediyorum ki Death Railway Bridge‘e gelmişiz bile. Bir kısım turist izleme noktalarına çıkmış trenin geçişini bekliyor.

Köprü gerçekten çok etkileyici. Fotoğraf mı video mu derken elim ayağıma karışıyor.

Köprü ikinci dünya savaşı esnasında Japonya tarafından Burma Tayland tren yolu hattının bir parçası olarak inşa ediliyor. Türkçeye ölüm yolu tren yolu  olarak çevirebileceğim bu hat Japon kuvvetleri tarafından çok kötü şartlar altında Asyalı işçilere ve savaş esirlerine inşa ettiriliyor. Öyle ki 90000 Asyalı işçi ve 12399 savaş esiri kötü çalışma koşulları ve hastalıklar nedeniyle ölmüş. Adı da bu nedenle Death Railway olarak kalmış.

Koltuğuma oturuyorum. Karşımda oturan kızın adı Chut imiş utangaç ama çok sempatik bir kız. Birkaç dakika sonra yan koltuktaki aile, Chut’un ailesi hep beraber sohbete başlıyoruz. Yarı işaret dili, yarı ingilizce ile. Yemekleri nasıl bulduğuma kadar soruyorlar.

Bu arada Kwae Nehrinin muhteşem manzarası ile karşılaşıyorum. Bu tren manzara izlemek için bir harika. Ağzım açık nehre ve yeşillerin güzelliğine bakıyorum. Salla fotoğrafı kendin izle gözün bayram etsin diyorum kendi kendime. Yolculuğun en can sıkıcı noktası bu. O anı yaşamak orda olduğumu hissetmek istiyorum ama fotoğraf çekmeden de yazılar eksik kalıyor, bu doğa karşısında da kelimeler kifayetsiz.

Chut kayboluyor ortadan. Ben aileyle muhabbete ve yemeklere devam ediyorum. Yeşil pirinçten yapılmış üzerine taze hindistan cevizi ve şeker ilave edilmiş bir yemek yiyoruz. Anne o kadar tatlı ki kaşığını bana veriyor, kendisi tabağından elle yiyor. Chut dönüyor ve diyor ki bir arkadaşım seninle tanışmak istiyor. Gelsin tanışalım diyorum. Arkadaşı utandığı için gelmiyormuş, ben de kalk biz gidelim o zaman diyorum. Diğer vagonda arkadaşları ile tanışıyorum. Hepsi üniversite öğrencisi 4 oğlan. Şelalelere gidiyorlarmış onlarda. Biraz muhabet ettikten sonra ailenin yanına dönüyorum onlar daha eğlenceliler.

Chut’un ailesi ve diğer aile şelaleye gitmiyormuş. Şelaleye yakın bir evleri varmış, yanlış anlamadıysam oraya gidip akşama döneceklermiş. Beni de davet ediyorlar. Bu sefer evrene hayır diyorum. Kanchanaburi deki 3. günüm ve daha şelaleye yaklaşamadım bile.. Aileyle vedalaşıp son duraktan şelaleye doğru yollanıyorum.

Geldiğimden beri gün takibini kaçırdığım için o günün pazar olduğunu şelaleye varınca farkediyorum. Öyle bir kalabalık ki anlatamam. Piknik yapıyor yerel halk. Şelalede yüzme hayalleri yalan oluyor çünkü su öyle çok yoğun değil ve en ufak bir su birikintisinin içine çocuklar atlamış serinlemek için. Kalabalıktan bunalıyorum.

Tam o esnada 3 otobüs rus geliyor. Şelaleye giriyorlar. Poz poz fotoğraf. Islak ruslar etrafında Thai oğlanlar. Kendimi bir an Antalya’da gibi hissediyorum. Lanet ediyorum ve dönmeye karar veriyorum. O esnada trende tanıştığım çocuklarla karşılaşıyorum ve biz şelalenin üstüne çıkıcaz gelmek ister misin diyorlar. Şelalenin üstüne çıkabiliyor muyduk?! İşte yerel halkla kaynaşmayı bu yüzden seviyorum. Şelalenin üzerine çıkan dik merdivenleri trmandıktan sonra yukarıda sadece 2  3 kişi olduğunu görüyorum. Ohh huzur. Su kaynağının orada küçük bir doğal havuz varmış, yüzmek için güzel diyorlar. 800m ötedeki kaynağa doğru yürüyoruz bambu ve muz ağaçlarının arasından.

Yoldaki tabelalar bir de mağarayı işaret ediyor, heyecanlanıyorum. Havuza vardığımızda mağaraya giden yolun kapatıldığını görüyorum. Hayal kırıklığı. Olsun burada olmak da güzel. Dingin, sakin, serin. Bizden başka 5 kişi var. Arkadaşlarım havuza girerken ben yatıp ağaçları izliyorum.

Biraz takıldıktan sonra tekrar şelaleye iniyoruz. Şelale yavaş yavaş boşalıyor, sakinleşiyor. Tadını çıkarıyorum. Bizi burda bekle duş alıp geleceğiz diyorlar, tamam diyorum. Yarım saat sonra canım sıkılıyor ve etrafıma baktığımda ise benden başka turist olmadığını farkediyorum. Biraz daha bekliyorum hala gelen giden yok. Söylene söylene otobüs durağına iniyorum, gittiklerini düşünerek. Otobüs bekleyen de kimse yok. Trafik polisine gidiyorum otobüs 17:30’da gelecek diyor. Arkadaşlarım geliyor, gitmemişler meğer ama bu seferde otobüs gelmiyor. Saat 17:30u geçiyor ama yine de gelmiyor. Sanırım son otobüs bir saat önceydi.

Eh iş başa düşüyor. Otostopla dönücez başka yolu yok. Ama kalabalığız 5 kişiyi kim alsın. Bir adam acıyor halimize Kanchanaburiye gidiyormuş o da pick up ile. Abi atıyor bizi gideceğimiz yere kadar. İnsanlar çok iyi burda….

Bir cevap bırakın
Captcha Captcha güncellemek için resime tıkla

tugce makarnaci