Slovakya

Pınar 33 yaşında Bratislava’da yaşayan bir Türk vatandaşı, benim üniversiteden yakın arkadaşım. Türkiye’de ki hayatını bırakıp, Slovakya’ya göç etti.Tek başına bu süreçleri nasıl atlattı, kolay mı yoksa zor mu? Nasıl oluyor diye Pınar ile keyifli bir söyleşi yaptık…

Merhaba Pınar,
Bize kendinden kısaca bahseder misin?

Merhaba Tuğçecim. Senin de belirttiğin üzere 33 yaşında Bratislava’da yaşayan bir Türk vatandaşıyım. Doğayı, yürüyüş yapmayı, insanları dinlemeyi, bir kitap veya tatlı bir sohbet eşliğinde kahve içmeyi, cips-bira-film-battaniye dörtlüsünü, oyuncakları ve arkadaşlarıma yemek yapmayı (özellikle makarna salatası) çok seviyorum. Ege Üniversitesi İktisat bölümü mezunuyum. 6 yıldan uzun bir süredir Bratislava’dayım. Erkek arkadaşımla beraber yaşıyorum. Çok sevdiğim kutu gibi evimiz var çatı katında. Çatı katlarını hep çok sevmişimdir, asimetrik tavanlarından kaynaklı sanırım. Bir bilgisayar firmasının Bratislava ofisinde çalışıyorum. Aslında ne iktisat okumayı hayal etmiştim, ne Bratislava’da yaşamayı, ne de bir teknoloji firmasında beyaz yakalı olarak çalışmayı.. Psikolog yada Anaokulu öğretmeni olmak istiyordum. Hayat işte!  Ama tercihlerimizin ve tesadüflerin hayatımıza yön verdiğini düşünüyorum. Bu nedenle şu an yaşadığım hayattan gayet memnunum.

Peki Slovakya’ya göç etme fikri nereden çıktı? Neden Bratislava?

Slovakya’ya göç etmek gibi bir fikrim yoktu aslında. 2009 yılında, Slovakya’nın başka bir şehrinde Stara Lubovna’da Avrupa Gönüllü Hizmeti yaptım. 11 aylık bir projeydi, hayatımı değiştirdi. Kendimi tanımamı sağladı, sınırlarımı görmeme yardımcı oldu. Çok bilinmeyen küçük bir ülkenin ( Slovakya herkes Çekoslovakya diye biliyor hala yada Slovenya ile karıştırılıyor) küçücük bir şehrinde tek başına 11 ay, her türlü zorluğuna rağmen her dakikasına değerdi. Şimdi bütün deneyimlerini silelim, gel bir daha yap deseler koşa koşa giderim. Ama artık yaşım tutmuyor maalesef. Proje sonrası Türkiye’ye döndüm ve her üniversite mezunu Türk genci gibi iş aramaya başladım. Çok isteksizdi iş arayışım, gözüm hep dışarıda  hep projelerdeydi. Büyüdüğüm şehir İzmir bana dar gelmeye başladı. Şansıma 3 ay sonra Macaristan’da kısa süreli başka bir AB projesi denk geldi. Koşa koşa ona katıldım. Fark ettim ki, böyle projelere katılırken vize alabilecek miyim, vize başvuru süreci, evrak, valiz hazırlama, yeni yerler görmek, yeni insanlar tanımak inanılmaz bir keyif ve heyecan veriyor bana. Macaristan’dan dönerken uçakta anlamıştım; Türkiye’de çalışmak istemiyordum, başka bir yere gitmek istiyordum. Sadece nasıl, ne zaman onu bilmiyordum.

İş arayışlarımı Avrupa üzerinde yoğunlaştırdım, iki üç pozisyona başvurdum ama hep vize ve çalışma izni engeline takıldım. Tam umudumu yitirmek üzereydim hatta KPSS kitapları alıp çalışmaya başlamıştım o derece sonra Bratislava’da şu an çalıştığım firmadan telefon ettiler. Böylece Slovakya’ya göç etme süreci başlamış oldu. Olurdu olmazdı derken çok uzun bir çalışma izni bekleme sürecinden sonra Bratislava’ya geldim. Normalde 1 Şubat 2011 de çalışmaya başlamam gerekiyordu. Benim ise başlama tarihim 15 Temmuz 2011 oldu. Sanırım bu bürokrasinin Slovakya’da nasıl işlediği konusunda biraz fikir veriyor.

Slovakya’ya göç etmeden önce nerede yaşıyordun, neler yapıyordun?

Slovakya’ya göç etmeden önce İzmir’de, ailemle birlikte yaşıyordum. Tatlı bir üniversite hayatım vardı, kuzenlerim ve arkadaşlarımla birlikte. Sonrasında malum klasik iş arama telaşı.

AGH’den bahsettin. AGH nedir, kısaca anlatabilir misin?

slovakya

Avrupa Gönüllü hizmeti(AGH), 17-30 yaş aralığında gençlerin 1 yıla kadar Avrupa`da bir ülkede gönüllü faaliyetlerde bulunması. Bu gönüllü faaliyetler genellikle her şehirde bulundan Avrupa Birliği Konseyi ile anlaşmalı vakıf veya gönüllü kuruluşların geliştirdiği projeler. Kuruluşlar projelerini geliştirip AB Konseyine sunuyorlar. Onaylanan projeler AB’nin AGH havuzuna düşüyor. Aklanıza gelebilecek her türlü gönüllü aktiviteyi kapsıyor AGH; ağaç dikimi, tarla bakımı, çocuklara becerilerini geliştirecek aktiviteler düzenlemek, resim kursu, müze güvenliği aklıma gelen bazı örnekler. Benim Avrupa gönüllü hizmetim, boş zaman aktiviteleri merkezinde çocuklara ve yaşlılara ingilizce dersi vermek, Stara Lubovna’da çocuklara yönelik sosyal aktiviteler düzenlemek, yüzme derslerinde çocukları kontrol etmek ve dans hocasıyla beraber çocuklara modern dans figürleri göstermekti.

AGH’ye katılım için yaş dışında herhangi bir sınırlama yok. İngilizce bilgisini kolaylık açısından tercih ediyorlar ama zorunlu da değil. Benim çalıştığım kuruluşta sadece 2 kişi İngilizce biliyordu mesela. Ama İngilizce bilmeyenlerle de iletişim kurmakta güçlük çekmedim. Vücut dili evrensel. Hatta çok tatlı insanlardı beni Slovakça öğrenmeye tatlı bir şekilde teşvik ettiler.

Slovakya’ya göç nasıl ilerliyor, bu süreçte yaşadığın sıkıntılar oldu mu, anlatabilir misin?

Çok kolay değil hatta zor ve sabır gerektiren bir süreç diyebilirim ama bir o kadar da heyecanlı ve zevkli. Süreç ülkeden ülkeye ve yerleşim sebebine göre değişiklik gösterebiliyor ama yaşadığım, gördüğüm ve duyduğum kadarıyla hepsinin üç aşağı beş yukarı belirli sıkıntıları var. Benim yaşadığım en büyük sıkıntı bürokratik sıkıntılardı. Dediğim gibi en başında 6 ay boyunca çalışma izni bekledim, evraklarım kayboldu, vize başvurum unutuldu gibi gibi. Eğer çalışma amaçlı gidiyorsanız, çalışma iznine başvururken yaşayacağınız ülkede değilseniz işlemler olduğundan bile yavaş ilerliyor. O nedenle eğer başka bir ülkeye yerleşmeye karar verirseniz, mümkünse o ülkeye gidip, bir süre orada kalıp işlemleri oradan başlatmanız. Hem zaman açısından çok avantajınız olur hem de çevreyi yaşayacağınız ülke gözüyle tanıma fırsatınız. Bürokratik işlemleri halledip taşınma aşamasına geldiğinizde en heyecanlı zaman başlıyor. “Orada beni nasıl bir hayat bekliyor, nasıl bir çevrem olacak, ne kadar kalacağım, yaşayacağım yeri sevecek miyim, ailemin ve arkadaşlarımın bana ihtiyaçları olduğunda yanlarında olabilecek miyim” ve bunun gibi milyon tane soru dönüp duruyor kafanızın içinde. Kendi kafanızdaki bütün bu sorular ve üstüne en yakınlarınız kuşku dolu bakışlarıyla birleşip tatlı bir huzursuzluk yaratıyor. En azından benim için böyle olmuştu. Uçağa bindiğimde kuş gibi hafiflemiştim, sorulara cevap aramayı bırakıp anın tadını çıkartmaya karar verdim, artık yaşayıp görecektim.

Keyifler nasıl?

10 numara 5 yıldız ☺

Hep korkulur ikinci sınıf insan muamelesi görmekten, Slovakya’ya göç ettikten sonra başına böyle bir şey geldi mi?

pınar

Evet, iki kere pasaportumu göstermem gereken durumlarda.. İlki, bir kerelik bir olay değil aslında, her yabancılar polisine gittiğimde başıma geliyor. Kimse bir şey yapmasa bile kapıdan girerken kendini ikinci sınıf insan gibi hissediyorsun. Kapıda kocaman ~Department of Alien Poliçe Office~ tabelası asılı da. (Yanlış yazım yüzünden Yabancılar Ofisi yerine Canavarlar Ofisi yazılmış)

İçeride polisler de genellikle aynen bir alien (canavar) gibi davranıyorlar ama alıştık artık. İkincisi ise, Saraybosna-Macaristan treninde Macaristan sınır kapısında kimlik kontrolü yapan başka bir polisle yaşadım. Uzun zamandır Slovakya’da yaşadığım için vize yerine oturma iznim var. Oturma iznini pasaporta vize gibi işlemek yerine oturma iznini gösteren ayrı bir kimlik kartı veriyorlar. 4 arkadaş beraberdik vagonda. 2 Slovak, 1 Makedon ve ben. 2 polis gülerek geldiler yanımıza, nasıl olduğumuzu sordular. Slovak arkadaşlar kimliklerini gösterdiler malum onların Avrupa’da pasaport taşımalarına gerek yok. Makedon arkadaş da pasaportunu gösterdi. Her şey çok güzel ve sıra bana geldi. Bir elimde pasaportum öbür elimde kartım vardı. Önce pasaportu verdim. Adamın vücut dili, pasaportumu görür görmez hemen değişti. Sinirle aldı pasaportu elimden, “Bakalım sen bir yere gidebilecek misin?” gibi birşeyler geveledi sinirle tam anlamadım. Ve bir hısım pasaportun sayfalarını çevirmeye başladı. Ben de adamın anlamsız gerginliğine sinir oldum ve tepkisini de merak ettiğim için kartımı uzatmadım. Sinirle iki kere pasaportun bütün sayfalarını çevirdikten sonra “Hey you, where the hell do you think you’re going?/Hey sen, nereye(hangi cehenneme)gittiğini zannediyorsun?” diye patladı. Ben de “önce Budapeşte’ye oradan Bratislava’ya” diye cevap verdim. “Hiçbir yere gidemezsin, hemen bizimle iniyorsun trenden” dedi. Telsizden Macarca hiç anlamadığım bir şeyler anons etti. Ben polisin sinirine inat gayet sakin ve en sevecen halimle “Neden gidemiyorum polis bey?” dedim. “Because you don’t have a valid Schengen Visa, idiot/Çünkü geçerli bir Schengen vizen yok, gerizekalı” diye tekrar patladı. Tam beni zorla dışarı çıkartıyordu, ben “Evet, geçerli bir Schengen vizem yok ama geçerli bir Schengen oturuma iznim var” dedim. Dondu kaldı, aldı inanmayarak kartı incelemeye başladı. 2 dakika baktıktan sonra öbür polise uzattı, o da bir 2 dakika daha inceledi. Herhalde dedim o da yetmeyecek inip sınırdaki bütün polislere gösterecekler kartı. Ama öbür polis başıyla çok net bir şekilde kartın geçerli olduğunu onaylayınca, treni ekstra bir yarım saat daha beklemekten kurtarmış olduk. Kartımla pasaportumu geri verirken “Neden daha önce söylemedin geçerli oturumun olduğunu” diye sordu. “Söylememe izin vermediniz ki” dedim. “Olsun ikisini birden vermen lazımdı, polisin gereksiz zamanını çaldın” diyip bir hısım uzaklaştı. Diğer polis onun arkasından dönüp, “Arkadaşımın davranışı için özür dilerim” dedi, göz kırptı ve gitti. Yaşadığımda kendimi çok kötü hissetmiştim ama şimdi komik geliyor. Bu iki durum dışında kendimi hiç ikinci sınıf insan gibi hissetmedim.


Özlüyor musun?

Tabii ki özlüyorum. Ailemi, arkadaşlarımı, türk kahvesini, pazar kahvaltılarını, annemle daldan dala atlayarak yaptığımız, genellikle resim ağırlıklı kahvaltı sonrası sohbetlerini, deniz ve deniz mahsüllerini, rakı muhabbetini. Ee yok mu orada türk kahvesi, rakı dersen ikisi de var ama Türkiye’deki tadıyla olmuyor burada.

Türkiye’ye dönmeyi düşünüyor musun?

Hayır düşünmüyorum Tuğçecim. Bu şekilde ifade etmek ne kadar doğru bilmiyorum ama maalesef kadın olarak Türkiye’de yaşamak artık çok zor. Buradaki huzuru, insanların bireysel alanıma müdahale etmemelerini, istediğim zaman istediğim insanla, istediğim yerde olabilmeyi seviyorum. Ayrıca Bratislava Avrupa’da seyahat etmek isteyenler için oldukça avantajlı bir konumda. Bir çok yere oldukça yakın.

Dürüst olmak gerekirse, Türkiye’de yaşamadığım için beni üzen tek şey yakınlarımın hayatlarını kaçırıyorum, en mutlu anlarında, en hüzünlü zamanlarında yanlarında olamıyorum. Ama bu sadece benim değil sevdiklerinden uzak yaşayan bütün insanların ortak problemi bence. Bu açığı da elimden geldiğince sık Türkiye’ye gelerek yada skype, whatsapp aracılığıyla kapatmaya çalışıyorum.

Diğer göç hikayelerini okumak için aşağıdaki linke tıklayabilirsiniz…

http://bilinmeyenrota.com/yurtdisinda-yasam/goc-edenler/

1 Yorum

CEVAP VER

Yorumunuz
Adınız