Ana Sayfa Blog Sayfa 10

Malezya Mutfağının Gözdeleri

2
SATAY

 

Malezya mutfağı egzotik tatlar ve değişik pişirme tarzlarıyla eşsiz ve zengin bir gastronomi macerası sunar. Malay mutfağını kendi içinde her biri farklı pişirme teknikleri olan Malay, Çin, Hint ve Batı mutfakları olarak dört ana grup ayırmak mümkündür. Nyonya ve Hint Müslüman toplulukları gibi farklı toplulukların birbirinden etkilenmesiyle ortaya çıkan mutfaklar da önemli yer tutar. Ayrıca ülkeye Arap ülkelerinden gelen çok sayıda uluslararası öğrenci bulunması nedeniyle  Arap mutfağı da yer almaktadır. 

 

Ortak tariflerin binlerce yıllık bir mazisi vardır. Pişirmede Çin etkisiyle haşlama, buğulama ve kızartma tercih edilirken baharat kullanımı Hint mutfağından bile daha fazladır. Kullanılan malzemeler de ise Malezya mutfağının hâkimiyeti söz konusudur. Bu kadar çeşitli kültürün sentezi olan bir mutfağında çok çeşitli olması beklenirdi ama ülkedeki yemek kültürünün sınırlarının bu kadar geniş olmasındaki tek etken kültürel çeşitlilik değil. Ellerindeki ürünlerin de büyük payı var bu zenginlikte. Ülke tropikal enlemde bulunduğundan ve sadece iki mevsim yaşandığından, sebze ve meyveler yıl boyunca toplanabiliyor, birçok balık çeşidi ya denizden çıkarıldıkları gün servis ediliyor ya da ülkenin deniz bulunmayan kesimlerine gönderilmek üzere tuzlanıyor. İslamiyet’in yaygın bir ülke olduğu için Malay mutfağında domuz eti bulunmuyor.

 

Bu yazıda Malezya mutfağından ilginizi çekebilecek yemekleri sizler için derledik.

 

  1. Nasi Lemak

NASI LEMAK

Görsel Kaynak: Tourism Malaysia

 

Nasi lemak Malezya’nın milli yemeğidir. Aslında resmi olarak sayılmaz ama, Malezyalıların bu yemeğe duydukları tutku göz önüne alınırsa, milli yemek diyebiliriz. Malezyalıların özünde ne var diye bakılsa Nasi Lemak çıkar herhalde. Zengin ve krema kıvamındaki hindistan cevizi sütü, Pandanus yaprakları, zencefil ve limon otu bu unutulmaz tadın bileşenleri.

 

Tipik bir Nasi Lemak kurtulmuş balık, kızartılmış yer fıstığı, katı haşlanmış yumurta, dilimlenmiş salatalık ve sambal sosu ile sunulur. Bu yemeğin hayranları Nasi Lemaklarını kızartılmış tavuk, acılı sosta kızartılmış ciğer gibi yan yemekler ile birlikte almayı sever. Ne zaman yenilir derseniz, neredeyse günün her anı ve yol kenarı tezgahından lüks otel restoranlarına kadar her yerde yenilir.  

 

  1. Rendang

RENDANG DAGING

Görsel Kaynak: Tourism Malaysia

 

Rendang, kurutulmuş baharatlı körinin tavuk veya dana et ile karılmasından yapılan bir yemek. Birçok Malay yemeği gibi ne kadar baharatlı ise o kadar iyi cinsinden. Pirinç ile birlikte iyi giden bir tat. Barbekülenmiş, Bambu yaprakları içerisinde hindistan cevizi sütü ile yoğrulmuş pirinç ile de yapıldığı oluyor.

 

  1. Hainanese Chicken Rice

 

Görsel Kaynak: Tourism Malaysia

 

Hainanese chicken rice, en ekonomik ve yaygın pirinç yemeklerinden birisi. Malezya’da neredeyse her tarafta bulabilirsiniz. Çin’deki Hainan adasından gelen yemek, günümüzde her türlü restoranda bulunuyor. Hem karbonhidrat hem de protein veren basit ve lezzetli bir tabak. Kemikleri ile haşlanan tavuk etleri barbekülenir. Asıl tat ise pirinçten gelir. Tuz, sarımsak ve zencefil ile birlikte pişirilen pirinç, salatalık, yeşil soğan, kişniş ve bir kap tavuk suyu ile birlikte servis edilir. Yanında acı biber, sarımsak, zencefil ve limon suyundan yapılan ekşimsi bir sos da ilave edilir.

 

  1. Mutton Soup / Koyun Çorbası

Görsel Kaynak: Tourism Malaysia

Sup Kambing veya mutton soup genelde Malezya ve Endonezya’da ortak rastlanan yemeklerden. Keçi eti, domates, kereviz, kuru soğan, zencefil, mum ağacı meyvesi ve limon otu ile yapılır. Sarı bir rengi vardır.

 

  1. Char Kway Teow

 

Görsel Kaynak: Tourism Malaysia

Çin mutfağının popüler tabaklarından birisi olan bir çeşit kalın eriştenin, tavuk, jumbo karides ve soya sosu ile servis edilmesidir. Bol miktarda, çıtır fasulye filizleri üzerine eklenir. Kimi zaman ördek yumurtası da eklenir. Büyük demir bir wokda kızarırken önünde kuyruklar oluştuğunu görebilirsiniz. Özellikle Penang’da bu kuyruklara fazlasıyla rastlanır.

 

  1. Mee Goreng Mamak (Fried noodles/Kızarmış Şehriye)

 

.

Görsel Kaynak: Tourism Malaysia

Mee goreng mamak tatlı, baharatlı ve ekşi bir tada sahiptir. Soya sosu ile yumurta, domates, biber, patates, ve sebzeler ile kızartılmış noodledan oluşur. Tüm Mamak (ev yapımı tarzında basit restoranlar) restoranlarda günün 24 saati bulunur ve yenir.

 

  1. Roti Canai

Görsel Kaynak: Tourism Malaysia

 

Roti canai favori Malezya kahvaltısıdır. Türkiye’deki gözlemeye benzer. İdeal bir Roti Canai’nin içi yumuşak dışı ise çıtır çıtır olmalıdır.

 

  1. Murtabak

MURTABAK

Görsel Kaynak: Tourism Malaysia

 

Murtabak bir Mamak dehası tabaktır. Esasen Roti Canai’nin bolca baharatlanmış et ve yumurta ile servisi denilebilir. Bu yemek, köri veya soğan ya da salatalık turşusu ile de servis edilebilir. Günümüzde Mamak restoranlarından lüks restoranlara kadar her yerde bulunabilir.

 

  1. Thosai

THOSAI

Görsel Kaynak: Tourism Malaysia

 

Pirinç unundan yapılma sulu hamurun bir gece fermante edilmesiyle olur. Bir çok thosai türü vardır. Hint ekmekleri, Malezya’nın bir çok yerinde, Hint ve Mamak restoranlarında satılmaktadır.

 

  1. Satay

SATAY

Görsel Kaynak: Tourism Malaysia

 

Satay büyük ihtimalle Dünya yemek literatürüne, Malezya’nın soktuğu en önemli tabaktır. Sate olarak da bilinir. Keçi, dana ya da tavuktan yapılma ufak kuşbaşı etlerdir. Çubuk şişlere takılıp barbekü olarak hazırlanırlar. Marine edilmiş etlerin yanında salatalık, soğan gibi ekler verilir ama Satay’ı ünlü yapan beraberindeki baharatlı – fıstıklı sostur. Malezya’nın genelinde gün batımı sonrası daha fazla olmak üzere tüketilir.

 

  1. Curry Puff

Görsel Kaynak: Tourism Malaysia

 

Curry puff Puf tarzı bir başka benzer pasta gibi gözükse de, Bölgedeki en güzel tatlardan birisidir. Türk mutfağına da oldukça yakın bir tatdır. Özellik Malezya usulü tatlı çay olan Teh Tarik ile birlikte çok iyi gider.

 

  1. Popiah

Görsel Kaynak: Tourism Malaysia

 

Popüler bir atıştırmalık olan Popiah, kızartılmış Spring rollsdur. Kağıt gibi ince Kreplere sarılmış ve içi çeşitli sebzeler ve karidesler ile doldurulmuştur.

 

  1. Teh Tarik

Görsel Kaynak: Tourism Malaysia

 

Bir anlamda Malezya’nın milli içeceği diyebiliriz. Tam Türkçesi Çekme Çay. Malezyalı olup, Teh Tarik içmeyen sanırız yoktur. Hazırlanması da biraz farklı olan bu çay, iki kap arasında sürekli doldurulup boşaltılarak ve bir damla dahi dökmeden akrobatik hareketler ile yapılıp bir şova dönebilir. Aslında bu dökme işlemi, çayı biraz soğutmak içindir.

 

  1. Cendol

CENDOL

Görsel Kaynak: Tourism Malaysia

 

Cendol, özellikle çok sıcak olan günlerde daha da ön plana çıkan, farklı bir tatlıdır. Palmiye şekeri şurubu ile en amiyane tabiri ile mükemmeldir.

 

  1. Hinava

Görsel Kaynak: Tourism Malaysia

 

Çin’deki Yee Sang gibi, Hinava’da Sabah’taki Kadazandusun topluluğu için özeldir. Limon suyundaki sitrik asit sayesinde balık pişmekte.

 

  1. Laksa Sarawak

LAKSA SARAWAK

Görsel Kaynak: Tourism Malaysia

 

Sarawak’ın en özel tabağı, laksa Sarawak, hem popüler hem de neredeyse her tarafta bulunan bir tabak. Tavuk suyundan yapılma koyu sosu, hindistan cevizi sütü, sarımsak, biber ve demirhindi gibi malzemelerden yapılır. Ülke genelindeki diğer laksalara hiç benzemez. Oldukça zengin bir tada sahip özel bir yemektir.

 

  1. Manok Pansoh

MANOK PANGSOH

Görsel Kaynak: Tourism Malaysia

Taze bambu çubuklarının içine yerleştirilen tavuk parçaları, zencefil, sarımsak, kara biber, limon otu ve körpe tapiyoka yaprakları gibi malzemelerden oluşur. Aslında pirinç şarabı ile yapılsa da, günümüzde bu katılmadan da yapılmaktadır.

 

  1. Roti Jala

Görsel Kaynak: Tourism Malaysia

 

Ağ şeklindeki pğankek olan Roti Jala, sulu hamur, yumurta, tereyağı ve hindistan cevizi sütünden yapılan en benzersiz Malay tabağıdır. Bir süzgeç sayesinde kızgın tava üzerine ağ şekli verilerek yapılan pankek, gerek tatlı gerekse soslu olarak hem tuzlu hem tatlı yenebilen bir yemektir.

 

  1. Ais Kacang

Görsel Kaynak: Tourism Malaysia

 

Ais kacang veya Air Batu Campur (ABC), Malezya’nın en popüler tatlısıdır. Kimi zaman üzerine dondurma konularak da satılır. Özellikle sıcak günlerde veya baharatlı bir yemek sonrasında çok iyi gider. Hemen hemen tüm restoranlarda bulabilirsiniz.

 

  1. Ambuyat

Görsel Kaynak: Wikipedia

 

Ambuyat, kimi zaman Nantung olarak da adlandırılır. Kalın ve yapışkan bir görünümde olup sos içine batırılarak yenir. Özellikle Sabah bölgesinde Murut ve Kadazan, Sarawak’ta ise Bisaya’lar arasında çok popülerdir.

 

Malezya 10 milyon yaşındaki yağmur ormanları ile 8,000 yaşındaki mercan kayalıkları arasında yer alan ada, egzotik florası ve nadide yaban hayatı ile beş yıldızlı tatil ortamının entegre edebilmiş olduğu nadir yerlerden birisidir. Malezya’nın sahip olduğu diğer güzellikleri keşfetmek için, bir devlet kuruluşu olan Malezya Turizm Tanıtma Ofisine ait, malezyatatilcenneti.com websitesine de göz atabilirsiniz.

 

Belgrad’da Konaklama

0

Sırbistan hem ucuz uçuş, hem vizesiz hem de ekonomik seçenekleri ile Türk seyahat severlerin gönlünde taht kurdu. Belgrad’da Sırbistan’da gezilecek yerlerin başında geliyor. Belgrad’da konaklama için neleri tercih edebiliriz?

Belgrad’da Konaklama Seçenekleri 


Belgrad her türlü konaklama seçeneğini barındıyor. İster lüks otelde, ister hostelde kalın, ister airbnb’den ev kiralayın. Hadi bakalım her birinin artıları eksileri neler?



Airbnb

Ev kiralamak çoğu zaman otelden hatta hostelden bile ucuza gelebiliyor. Hele bir de mutfağını da kullanacaksanız. Ev kiralamak keyifli olsa da, merkezdeki evlerin hepsi tarihi binalar olduğu için bunların mimari yapısı birbirine benziyor ve bence biraz iç karartıcı bir yanları var. Ben daha önce kiraladığım evi otel gibi kullanmıştım ve dinlenmek için hiç vakit geçirmemiştim. Zaten evin de öyle bir havası yoktu. Ben zaten dinlenmek istemiyorum ve konakladığım yer merkeze yakın olsun diyenler için ideal.

Airbnb’ye daha önce kayıt olmadıysanız, buradan kayıt olup ilk konaklamanızı indirimli yapabilirsiniz. www.airbnb.com.tr/c/tmakarnaci

Hostel

Merkezde, banliyölerde bir çok yerde hostel bulmak mümkün. Fiyatlar oldukça makul. Dikkat edilmesi gereken tek şey, hostelin barlara ne kadar yakın olduğu. Barlara yakın hostellerde gece dışarı çıkmak istemeyenleri rahatsız edecek derecede gürültü olabiliyor özellikle yaz aylarında. Bir de hostele sarhoş olacak gelecek oda arkadaşlarını da düşünüp plan yapmak akıllıca olacaktır. 



Otel

Türkiye’deki lüks otellerle aynı seviyede ve daha düşük ücretlere konaklamak mümkün. Lüks otellerin büyük çoğunluğu merkezde bir kısmı da nehir kenarında yer alıyor. Nehirin üzerinde özel havuzlu olanlar epey güzel gözüküyordu. 



Benim Tercihim

arka barka hostel ile ilgili görsel sonucu
Ben kendi adıma hostelde kalmayı tercih ediyorum. Hostellerinde en güzeli kesinlikle nehrin üzerinde yüzenler. Arka Barka Floating Hostelde konakladım 5 gün boyunca. Kiraladığım odada hem küçük bir mutfak hem de özel banyosu vardı. Ayrıca çok güzel dekore edilmişti ve fiyatları da kalitesine oranla uygundu. Türkiye’de aynı standartta bir yerin adı, hostel değil butik otel olurdu. Hostelde konaklayanlar var olan bisikletleri ücretsiz olarak bir imza karşılığı alıp kullanabiliyor. Bunun yanı sıra her sabah nehrin üzerinde muhteşem bir manzaraya uyanmak çok iyi hissettirdi. Aynı zamanda nehrin üzerindeki veranda inanılmaz derecede dinlendiriciydi. Hostelden ayrılmak istemedim. Sadece ben veranda ve nehir…

arka barka apartments ile ilgili görsel sonucu

İngiltere’ye Göç Edenler – Burcu Öncü

0

Burcu, 33 yaşında İngiltere’de yaşayan bir Türk vatandaşı. Burcu Türkiye’deki yaşamını geride bırakıp Ankara Anlaşması ile İngiltere’ye göç etti. Bu süreç nasıl oldu, İngiltere’de yaşam nasıl ve Ankara Anlaşması ile göç sürecini merak ettim ve Burcu ile keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.



Merhaba Burcu,
Bize biraz kendinden bahseder misin?

Türkiye’de 8 yıl uluslararası ticaret alanında çalıştım. İstanbul’da yaşıyordum. Global bir firmada çalışıyordum. Bana yeten bir kazancım, çok sosyal, güzel bir hayatım vardı. Sevdiğim dostlarım vardı. Seyahat etmeyi, sanata dair şeyleri sadece izlemeyi ve yeşili seviyorum. Sevdiğim işi yaptığım için şanslı bir insandım, şansımı zorladım daha doğrusu. Eğitim almak istediğim alanı, ne yapmak istediğimi 20 yaşındayken belirledim. Ve buraya gelmeye karar verdiğimde sevdiğim işi yapıyordum. İşimi, tazminatımı, evimi, ailemi, sevgilimi, dostlarımı ve sadece benim sevdiğim kedimi bıraktım, geldim.

 

Şu an neredesin, nerede yaşıyorsun? Nasıl bir hayatın var?

 

Şu anda Londra’da yaşıyorum. Pek çok açıdan Türkiye’deki yaşama daha yakın olan kuzey kısmındayım. Çok çok daha dingin bir hayatım olduğu kesin. Hayat standartlarım da buraya yeni yerleşen bir insana göre iyi, Türkiye’deki güvenli yaşamını bırakmış birine göre, henüz, düşük. İş yaptığım müşterilerime yakın olmak, zamanı daha iyi yönetmek ve kendime zaman ayırmak, aynı zamanda çeşitli masraflarımı da düzene sokmak için buralarda yaşamaya başladım. Amaçlarıma da ulaştım. Fakat, aynı amaçlar çok çalışmayı, buradaki bir İngiliz’den çok daha fazla uğraşmayı da gerektiriyor. Günün sonunda bir göçmensiniz. Benim en büyük şansım abimin eşiyle, benden 1,5 yıl önce Londra’ya yerleşmiş olmasıydı. Her açıdan çok büyük bir destek varlıkları.

 

İngiltere’ye göç etmeden önce nerede yaşıyordun? Neler yapıyordun?

İngiltere’ye göç etmeden önce İstanbul’da yaşıyordum. Bostancı’da bir evim var. İşim de İstanbul şartlarına göre evime yakındı. Seyahat ediyordum. Yabancı misafirler ağırlıyordum. Aynı gün içinde kilometrelerce dolaşıp arkadaşlarımı görüyordum. Ev sosyali olduğum günler de oldu, dışarılarda çok eğlendiğim günler de. Kendi yaşam alanıma ne kadar düşküm olduğumu ve o günlerin ne kadar kıymetli olduğunu burada bir odaya yerleşince daha çok anladım. Ortalamanın üzerinde bir hayat kalitem vardı. Fakat ülkenin, işverenlerin ve ekonominin durumu, gelecek kaygısı, insan haklarıyla ilgili toplumumuzdaki anlayış eksikliği gibi sebeplerle maalesef manevi tedirginlikler yaşıyordum.

İngiltere’de yaşam nasıl? Ülkede ve kültürlerinde, kısaca yaşamda farklılıklar var mı?

İngiltere’de yaşam tam anlamıyla yavaş. Ülkede bürokrasi, bir Avrupa medeniyetinden beklediğinizden fazla. Bizim gibi Akdeniz kültürüne sahip bir ülkenin her şeyi hemen oldurma çabasının ve alışkanlığının altında “mantıktan sapma” olduğunu burada anladım. Acı oldu. Burada her ne işiniz varsa sıranızı beklemeli, sakin ve saygılı olmalı ve sıra size geldiğinde sizin de zamanınızı yaya yaya kullanma hakkınızın olduğunu bilerek yaşamalısınız. İlk birkaç ay kendimi arabaların önüne attığım, dondurmacıda sıra beklediğim için öflediğim çoktur. Zamanla buradaki insanların her şeyi bir “mantık”la yaptığını anlıyorsunuz ve saygı duyuyorsunuz. Aynı mantık, size sakin olmayı da öğretiyor. Otomatik olarak daha uzun yaşayacaksınız yani.

Gıda tüketiminlerinden, iş yapış şekillerine, insanlara bakış açılarının güvene dayalı olmasından, nezâketlerine, bize kıyasla çok fark var. İngilizler gerçekten de kibirli olmakla birlikte, ince düşünceliler. Fevri değiller. Sosyal devlet olmanın avantajlarını da arkalarına almış, huzurlu bir emeklilik geçiren bir sürü yaşlı insan görmek huzur veriyor.

 

Ankara Anlaşması nedir? Bize anlatabilir misin?

Ankara Anlaşması, Türkiye ile Birleşik Krallık (ve bazı AB ülkeleri) arasında imzalanan bir protokol. Teknik adı ECAA Turkish Businessman Visa. Bu vize tipinde, Birleşik Krallık size serbest meslek çalışanı (contractor/self-employed) olarak, çalışma ve oturma izni vermiş oluyor. Teknik olarak, hizmet verdiğiniz firmalara taşeron hizmet vermiş oluyorsunuz. Hizmetiniz karşılığı, müşteriniz olan firmaya fatura kesiyorsunuz ve verginizden siz sorumlusunuz. BU açıdan müşterinizin de bir vergi avantajı doğuyor. Kendinize ait bir şirket kurup, tek çalışanınız olarak kendinize maaş ödemesi yapıyorsunuz. Biraz şizofrenik durumlar var yani. Kurduğunuz bu şirketin çeşitli yapıları da var elbette yapılan işe göre. Ben tedarik zinciri yönetimi ve lojistik alanında yardımcı oluyorum müşterim olan firmalara. Beklenti, kendinize maddi olarak yetebilmeniz, her şeyi makûl şekilde yapmanız ve verginizi ödemeniz.  Her şeyi kuralına uygun yapmanız durumunda 5. yılında vatandaşlık hakkı veren de tek AB ülkesi bu arada. Mesela Almanya’da bu süre 8 yıl.

 

Ankara Anlaşması ile İngiltere’ye göç etmek için gerekli izinleri almak nasıl? Tüm bu süreç nasıl işledi?

Ankara Anlaşması süreci aslen, sizin Birleşik Krallık hükümetine taahhüdünüz ile başlıyor. Yetkinliklerinize ve iş deneyimlerinize veya basitçe sermayenizi kullanmak istediğinizi belirttiğiniz işi nasıl kuracağınızı, neden bu işi yapabileceğinizi, vizenizi alırsanız bu işi nasıl yapacağınızı anlattığınız bir “iş planı” ile, Birleşik Krallık’ın yetkili vize acentesine ücretsiz başvuru yapıyorsunuz. Eğitim belgeleriniz, referanslarınız, fizibilite çalışmalarınız gibi çeşitli destekleyici belgeler de ekleniyor elbette bu başvuruya. Evraklar İngiltere’deki inceleme kurumuna geliyor. Şahsen veya aracı danışman firmalar ile başvuru yapabiliyorsunuz. Benim bireysel başvuruma 8 gün içinde sonuç geldi. Benden sonraki süreçte yasal olarak bir maksimum sürenin belirlendiğini duydum. Kurumun dönüş yapmak için yanılmıyorsam artık maksimum 3 ayı var. Evraklarınızı büyük titizlikle inceliyorlar. Esas kural kendi içinde tutarlı bilgiler vermiş olmanız. Olaya mümkün olduğu kadar tutarlı ve düz mantıkla bakmak beni biraz zorladı açıkçası. Toplum olarak zihnimiz karmaşaya ve kaosa daha uyumlu sanırım. Detaya düşkün biri olmasaydım bu süreç yıpratıcı olabilirdi.

Başvurunuz olumlu sonuçlandıktan sonra ülkeye giriş yapıp, çalışma ve oturum izninizi gösteren, canınız, kanınız, her şeyiniz olan BRP (biometric residence permit) kartınızı almak için 1 ayınız var. Şahsen bu sürecin bu kadar seri ve sorunsuz sonuçlanacağını öngöremediğimden çok hızlı şekilde evimi kapamak ve Londra’ya gelmek durumunda kaldım.  Geldikten sonra yapmanız gerekenler ise bambaşka bir röportaj konusu olmalı. Ekstra bilgi isteyenler her zaman iletişim kurabilirler. Nitekim burada da Türkler, her millet gibi bir şekilde birbirlerini bulup, destek oluyorlar. Cemiyette pişiyoruz. 

Bu süreçte yol almak nasıldı? Yaşadığın sıkıntılar oldu mu?

Buna objektif bir cevap vermek için benim Türkiye’den farklı bir ülkeye neden yerleşmek istediğimi anlatmam gerekir. Öncelikli sebebi, iyi bir firmada çalışıyor olsam da ülkemizde, iş hayatının çalışanına verdiği değer, kurumlardaki gıybet ve yöneticiye yaranma kültürü artık aşırı midemi bulandırıyordu. Ülkenin siyasi durumu, gelecek kaygımı her geçen gün daha da arttırıyordu. “Mutsuz olacaksam da insan gibi mutsuz olurum!” diyerek göç kararı aldım. Üstelik bu kararı, çok güzel giden bir ilişkim de varken aldım.

Bunların peşinden, bu ülkeye gelmek ve her şeye sıfırdan başlamak oldukça zordu. Tek başınıza çabalayan bir insansanız, ülke ve insanları size hemen kucak açmıyor. Brexit sırasında ve sonrasındaki dönemde, bir oda tutmak, bir müşteri bulmak, bir banka hesabı açmaktan vergi kimlik numarası almaya kadar geçen sürecin tamamı birbirine bağlı prosedürlerden oluşuyor. Ve gerçekten de biri olmadan diğeri olmuyor. Self-employed olmam ve fintech sektörünün merkezi bir şehirde “tedarik zinciri yönetimi” hizmeti vermem nedeniyle ekseriyetle karşılaştığım sorun yaptığım işin anlaşılamaması oldu. Anlamadıklarından korktular. Brexit de cabası. Benim örneğimde her şey zor ve yavaş oldu. Neyse ki sonunda oldu. Çevremde çok çok daha rahat ve hızlı düzenini kuran insanların ağırlıkta olduğunu da belirtmeliyim.


Ankara Anlaşması ile ilgili İngiltere’ye göç etmek isteyenler için verebileceğin bir tavsiye var mı?


Ankara Anlaşması, bence tamamen bir entegrasyon meselesi. Sizden beklenen delice vergiler ödemeniz, çılgınlar gibi kazanmanız değil. Burada şirketinizi düzgün işlettiğiniz, iş planınıza uygun davrandığınız, kendi masrafınızı çıkardığınız ve kimseyi kandırmadığınız sürece hayat gayet güzel.

İlk yılınızda işler beklediğiniz gibi gitmeyebilir. Tutarlı ve sabırlı olmayı unutmayın.


İngiltere vatandaşlığı alacak mısın?


Kesinlikle düşünüyorum.

 

Keyifler nasıl?

Biraz yorgunluk var. Son birkaç aydır “Tamam, artık yerleştim bence.” diyebilmenin de gizli bir huzuru var 🙂 Konserlere, sergilere, müzikallere bakmaya başladıysam benim için hayat başlamış demektir. Londra gibi bir şehirde keyiflerin daha da iyi olmaması için hiçbir sebep yok.

 

Özlüyor musun?

Türkiye’deki güzel zamanlarımı elbette özlüyorum. Ailem, sevdiğim insan ve dostlarım hala orada. Ama sabahları işe 2 saatte gitmeyi, birbirine bağırmaya hazır zombi gibi insanları görmeyi, alım gücümün 3 katı oranda düşmesini, can güvencemden endişe etmeyi inanın hiç özlemedim. Sabahları koskocaman bir parkın içinden salına salına yürüyerek geçebilmek daha harika.

 

Türkiye’ye dönmeyi düşünüyor musun?

Kıymetini hiç bilmesek de Türkiye her yönüyle harika bir ülke. Çok da aykırı bir insan olmadığım halde kafa olarak ülkemizle uyuşamamam, düzene ayak uyduramamam ve göç etmiş olmam beni oldukça üzüyor aslında. Buraya gelmeme sebep olan durumlar değişirse dönmeyi düşünebilirim. Buna da inancım maalesef hiç yok. Kafamda deli sorular, paradokslar. Sanırım önce buradan epey nefret etmem gerekiyor. Daha çok yolum var gibi bunun için.

 

Eklemek istediklerin….

Hayat kalitenizi daha iyi yapabileceğinize inancınız olsun. Kimseye değil, kendinize inanın. Emeğinizin son noktasındaysanız ve olmuyorsa da vazgeçmeyi bilin. Hemen yenisini deneyin. Hayat, takılıp kalmak için çok kısa.

 

Diğer göç hikayelerini okumak için lütfen aşağıdaki linke tıklayın… 
https://bilinmeyenrota.com/yurtdisinda-yasam/goc-edenler/

 

 

Gezginler için Hediye Önerileri

0

14 Şubat Sevgililer gününe sayılı günler kala; çoğumuz o günde gezgin sevgilimize armağan edeceğimiz hediye seçimini çoktan tamamladık. Bir kısmımız ise yılın bu gününü nasıl ve nerede geçireceğimize uzun bir zaman dilimi öncesinde karar verdik. Kimimiz ise kutlamamayı seçti.

Lakin aramızda hala hediye seçimi konusunda tereddütler yaşayan; sevgilisine en az onun kadar güzel ve şık bir hediye alma uğruna hala çaba gösterenlerimiz de yok değil.

Seyahat etmeye, ülkemizin ve dünyanın farklı bölgelerini ziyaret etmeye, kısacası gezmeye doymayan sevgilinize armağan edebileceğiniz 14 Şubat hediye önerilerini listeledim.

Gezginler için Hediyeler

Uçak Bileti

Düşündüm taşındım, bana hediye alınsa en çok neye sevinirim dedim ve bu hediyenin kesinlikle uçak bileti olduğuna karar verdim. Dünyanın herhangi bir yerine uçak bileti gerçekten beni en çok heyecanlandıracak olan hediyedir. Eminim hediye alacağınız kişi de bayılacaktır. Hem güzel bir hediye hem de muhteşem anılar kazandırabilirsiniz.

Termos

Yaz kış kullanabileceği kaliteli bir termos, doğa yürüyüşleri esnasında ya da ofiste çalışırken asla yanından ayıramayacağı bir termos tercih ederseniz, sürekli sizi hatırlayacağı bir hediye vermiş olursunuz.

Masaj

Gezginler için hediyelerde bir diğer seçenek ise masaj. Gezmekten ayakları yorulmuş, çanta taşımaktan sırtı tutulmuş sevgilinize hediye edeceğiniz bir masaj onu çok mutlu edecektir.

 

Trekking Bot

Seyahate düşkün olan herkesin gardırobunda ve seyahat çantasında muhakkak bulunması gereken trekking botlar; sevgilinize alabileceğiniz en güzel hediyeler listemizde ilk sırada bulunuyor.

Sağlam, dayanıklı ve teknik bir trekking bot ile kalbini çalmayı başarabilirsiniz. Onunla birlikte katılacağınız trekking aktivitelerinde hem yanında olarak hem de ayaklarını konforlu tutarak mutlu edebilirsiniz.

Kar Botu

Soğuk kış günlerinin kendini iyiden iyiye hissettirdiği bu günlerde; sevgilinize sıcacık bir ürün hediye etmek adına kar geçirmez, sevgilinizin en soğuk ve donlu günlerde bile her daim ayağını sımsıcak tutacak, şirin ya da gösterişli bir kar botu modelini tercih edebilirsiniz.

Sırt Çantası

Macera düşkünü sevgilinize ya da arkadaşınıza armağan edebileceğiniz bir diğer anlamlı hediye; onun her daim kullanabileceği, bol gözlü sırt destekli bir sırt çantası olabilir.

Elektronik Kitap Okuyucu

Gezgin dostunuz okumayı çok mu seviyor? O zaman neden onu yanında bir sürü kitap taşımaktan kurtarıp bir elektronik kitap okuyucu almıyorsunuz?

Panama İzlenimleri

0



Panama küçük bir ülke olmasına rağmen, gelir seviyesi oldukça yüksek ve gelir dağılımındaki eşitsizlik de bir o kadar yüksek. Kiminle tanıştığına, hangi kafeye gittiğine, nerede kaldığına ve bütçeye bağlı olarak herkesin Panama hakkındaki izlenimleri farklı oluyor. Benimki şöyle…

Benim Panama’ya gitmek gibi hiç bir niyetim yoktu. Bugüne kadar ne ilgimi çekti, ne gidilecek yerler listemde yer aldı. Eski yazıları okuyanlar bilir, Van Couver’dan yola çıkıp İngiltere’ye giden yelkenli bir tekne ile seyir yapmıştım. İşte bu tekneye Meksika’dan katılınca, inilebilecek en uygun duraklardan biri Panama oldu, ben de bu şekilde Panama’ya gitmiş oldum. Yine bilinmeyen rotalar…

Ben Panama’ya tekne ile giriş yaptım. Tekne ile giriş yapınca kara sınırından geçen sırt çantalıların maruz kaldığı soruları ve prosedürleri atlamış oldum. Vize için dönüş uçak bileti bile göstermedim. Hatta vizeyi beni görmeden verdiler, pasaportumu tekne sahibi götürmüştü. Panama’da bulunmamın yegane sebebi, Panama Kanalı’nı yelkenli tekne ile geçmek ve ardından ayrılıp Türkiye’ye dönmekti. Hal böyle olunca geçirdiğim süre boyunca marinada konakladım; en güvenli noktalardan birinde.
panama city historic center ile ilgili görsel sonucu
Panama’da görüştüğüm ilk kişi Burcu oldu. Burcu o dönemde erkek arkadaşı ile birlikte Panama  City’de yaşıyordu. Ben kendisi ile yeni tanıştığım için söylediklerini dikkate almamıştım. Burcu Panama City’de Uber olmadan sokağa çıkamadığından, durak taksilerine güvenemediğinden, çok fazla hırsızlık ve gasp olduğundan bahsettiğinde, dünyadan ne kadar kopuk yaşıyor diye düşünmüştüm. Lakin anlattıkları doğruymuş.

4 milyon nüfuslu ülkede, Panama City’nin en turistik yerinde haftanın 2 gecesi elektrik kesinti yaşandı ve söylenenlere bu oldukça yaygınmış. Elektrik kesildikten sonra sokakta olabilecekler, şansınıza bağlı. Ben yanımda iki arkadaşım ile birlikte, sadece keyif için sözlü tacize uğradım. Yanıt vermedik, verseydik farklı boyutlara taşınabilirdi. Ben öyle kolay korkan biri değilim ama ilk kez gittiğim bir ülkede yanımda arkadaşlarım olmasına rağmen fiziksel bütünlüğüm için endişe ettim.

Panama City’de her mahalleye atım atamazsınız. Bazı mahalleler var medineyetin beşiği dersin, iki sokak ilerlersin kendini gettoda bulursun nasıl kaçacağını bilemezsin. Panama’nın ülke olarak gelir kaynağı kara para olunca, bu ülke geneline yansımış. Ülkede gelir düzeyindeki eşitsizlik, bu gibi sıkıntılara sebep oluyor. Mesela bir çok gökdelen gördüm, içleri boş. Kazanılan parayı aklamak için gökdelen dikiyorlar. Gökdelenler bomboş duruyor.

Yabancılar hep üst düzey gelirli işlerde, yerliler ise hizmet sektöründe çalışıyorlar. Bu nedenle yerel halk tarafından yabancılara karşı birikmiş bir öfke var.

Bir gün akşam üzeri 5 civarı, markete alışverişe gittik. Marketten çıktığımızda bir polis memuru koşa koşa bize geldi ve bu saatlerde dışarıda olmamızın büyük bir risk olduğunu, güvenlik açısından sıkıntı yaşayabileceğimizi, en kestirme yoldan kaldığımız yere dönmemiz gerektiğini söylediğinde yüzüne gülümser bir şekilde bakıyorduk. Zira kaldığımız mahallenin Panama’nın en güvenli yerlerinden biri olduğuna emindik. Ardından polis memuru bu sokakta iki gün önce 10 dolar için bir turistin bıçaklandığını söyleyince, hostele dönmeye karar verdik.

Güney Amerika’dan Kuzey Amerika‘ya geçen uyuşturucunun da merkezinde yer alması, yine güvenlik sıkıntılarına sebep olabiliyor. Uyuşturucu kartellerinin turist ile bir işi olmaz, ama kendi aralarındaki sıkıntılar yine de ülkeye yansıyor.

Toplu taşımayı kullanma şansım olmadı. Bir kere denedim ama otobüs gelmedi ve sıcağın altında bayılmaya yaklaştığım için yine Uber’e talim ettim.

Ben gidemedim ama San Blas adaları muhteşem gözüküyor ve tabii ki Panama Kanalı geçişi unutulmaz bir deneyim. Panama Kanalı’nı gezdiren bir tur gemisi var ancak bu gemi kanalın tamamını geçmiyor. Kanalın geçişi için belirlenmiş minimum bir mürettebat sayısı var, bazen özel teknelerde o kadar mürettebat olamayabiliyor. Panama Kanalı’nı boydan boya geçmek için marinalardaki teknelere iş gücü karşılığında katılabilirsiniz.

Bunlar benim bir hafta kaldığım süre boyunca yaşadığım şahsi deneyimlerim. Herkesin deneyimi farklı olacaktır. Kaldığım süre kısa olduğu için her şeyi deneyimleyeme şansı elde edemedim. Lütfen seyahat ederken, bunu göz önünde bulundurun.

İsveç’e Göç Edenler – Alper Coşar

1

Alper Coşar, 35 yaşında İsveç’te yaşayan bir Türk vatandaşı. Alper Türkiye’deki yaşamını geride bırakıp İsveç’e göç etti. Bu süreç nasıl oldu, İsveç’e yerleşmek ve İsveç’te iş bulmak kolay mı merak ettim ve Alper ile keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Merhaba Alper,
Tanımayanlar için bize biraz kendinden bahseder misin?

Adım Alper Coşar. İzmirliyim. Yıldız Teknik üniversitesi Fransızca Mütercim Tercümanlık bölümü mezunuyum. 2014 yılında İsveç’e yerleştim. Halen orada çalışıyorum. 35 yaşındayım.

Şu an neredesin, nerede yaşıyorsun? Nasıl bir hayatın var?

Bir öyle bir böyle derken canım harcadım kendimi

A post shared by Alper: (@alperinejad) on

Şu an Stockholm’deyim. Yaşadığım çalıştığım hayatımı kurduğum şehir Stockholm. Aslında güzel bir hayatım olduğunu söyleyebilirim sanırım. İsveç dertsiz tasasız bir yer. Ufak bir evim var. Bir sürü boş vaktim var. Uzun tatillerim var. E dünyada bilinen bir gerçek, İsveç ekonomisi baya iyi bir ülke. Hayat pahalı ancak iyi maaşlar veriyorlar. Dolayısıyla 25 iş günü izni olan, çalıştığının karşılığını alan, haftada 5 gün 8 saatten 1 dk fazla mesai yapmayan bir insan olarak kendimi mutlu hissediyorum.

İsveç’e göç etmeden önce nerede yaşıyordun? Neler yapıyordun?

İsveç’e göç etmeden önce yani öğrencilik sonrası İzmir’de ve İstanbul’da yaşadım, çalıştım. Doğma büyüme İzmirliyim, 12 senelik bir İstanbul maceram var. Tercümanlıktan garsonluğa rehberlikten yazarlığa bir çok işe girdim çıktım. İyi maaş veya kötü maaş, eğlence sektörü veya ciddi işler vs hepsini yaptım. Hiç birinden keyif almadım. Sonuç olarak çalışma hayatından veya işimden değil Türkiye’de çalışmaktan keyif almadığımı fark ettim. Ülkeden çıkmaya karar verdim. İsveç’e göç ettim.

İsveç’te yaşam nasıl? Ülkede ve kültürlerinde, kısaca yaşamda farklılıklar var mı?

İsveç bambaşka bir yer. Ben liseden sonra 3 sene fransa’da okumuştum. O yüzden alışığım aslında başka kültürlere ama İsveç biraz farklı. Çok kendine has kültürü olan bir yer. Öyle Almanya veya Fransa’ya falan benzemez. Yaşam Türkiye’ye göre çok çok farklı. Özgürlükler ülkesi ama tüm özgürlükler sınırlıdır tabi. Yani gece gidip içki alamazsın örneğin. Alkol sadece Tekel diyebileceğimiz tek bir markette satılır. O da akşam 19’da kapanır. Gece 22’e çıkıp 2 kutu bira alamazsın. Ama buna da referandumla kendileri karar vermişler. Kimse onlara dayatmamış. Çok farklı bir hayat anlayışları var.
Kimse kimsenin hayatına karışmazı geçtim soru bile sormaz. Söyle ilginç bir örnek vereyim. Türkiye’de bir kızla flört ederken adından sonraki 2. sorusu işindir. Bunu soru aslında kızın toplum içindeki seviyeni, ekonomik durumunu merak ettiğinden sorduğu bir sorudur. Ben de tabi öyle alışmışım. Belli kalıp cevaplarım vardı. Kız şunu sorunca şunu anlatırım, bunu sorunca bunu anlatırım falan. Baştan biliyorsun tecrübeyle.

İsveç’te daha bu soruyu soran bir insana rastlamadım. Kız atıyorum en son nereye tatile gittin diye soruyor ama ne iş yaparsın diye sormuyor. Baya düzenim bozuldu başta. En sonunda ben dedim ki ‘ya siz niye sormuyorsunuz bunu? Türkiye’de ne iş yapıyorsun 2. Sorudur. Hatta baban ne iş yapıyor bile soru sıralamasında ilk 10’a girer’
Sormak ayıp dediler. Kız dedi ki ‘ben seninle ilgileniyorum şu an. Statünle maddi durumunla falan ilgilenmiyorum. Seni tanımaya calışıyorum. Sana bunu sorsam maddi durumunu, statünü falan sormuş olurum çaktırmadan. Çok çirkin bir durum olurdu’
Tabi sunu da söyleyeyim. Ülkede ekonomik bir rahatlık var. Ne iş yapsan ne olur ki? Dolayısıyla mühendisle sohbet ediyorsun gururla oğlum inşaatta işçi diyor. Oğlu okumak istememiş. Bizdeki baba olsa döve döve illa üniversite mezunu yapar o çocuğu. Çocuğun keyfi olsun diye değil. Mühendisin oğlu ameleymiş demesinler diye. Kendi mutluluğu için yani oğlunun mutluluğu için değil.

İsveç’te yaşamak için gerekli izinleri almak nasıl? Tüm bu süreç nasıl işledi?

 

Ben bir Headhunter şirketine CV’mi gönderdim. İsveç’ten teklif geldi. Kabul ettim. Diğer tüm işleri o şirket yaptı. Ben sadece bir kaç belge gönderdim onlara, bir iki de imza attım. Kendim başvurmadım. Ama 2014 yılında bu işlem 3 ay kadar sürüyordu. Şimdi 1 yılı geçiyor dediler. Bir çok farklı zorluk da çıkarmışlar.  Suriye’de yaşanan savaş ve yoğun göçler sebebiyle İsveç kapıları kapattı diyebiliriz.

Gotland

A post shared by Alper: (@alperinejad) on

 

İsveç’e yerleşmek fikri bir çok kişinin aklında. Bu süreçte yol almak nasıldı? Yaşadığın sıkıntılar oldu mu?

Ben çok kendini sıkan bir insan değilim. Genelde akışına bırakırım. Çok da umursamam olan biteni. Tabii ki zorluklar yaşandı. Bence en büyük zorluk vize süreçlerinde yaşanan o bekleme. 2. Çalışma vizemi alırken 1 sene bekledim. Bu süre içinde İsveç’ten de çıkma izni vermiyorlar. Yeğenim doğdu o ara doğumu kaçırdım vs. Herhalde en çok içime oturan şey o olmuştur.
Bir de İsveç’teyken babamı kaybettim. Daha geleli 3 ay olmuştu. Telefonla haber geldi. İlk uçakla İzmir’e gidip cenazeye katıldım. Ama onun İsveç’te olmakla alakası yok. İstanbul’da da çalışsaydım bir gece o telefonu alabilirdim. Ve yine yapabileceğim hiç bir şey olmazdı. Ama insan tabii bir çok keşke diyor kendi kendine.

Hiç ikinci sınıf insan muamelesi gördün mü?

Gördüm ama Türkiye’deyken gördüm.

 

İsveç pasaportunun Türk pasaportuna göre avantajları var mı?

İsveç’e yerleşmek ile hemen İsveç pasaportu alınmıyor. Benim henüz İsveç pasaportum yok. Yalnız bir pasaportun gücü Vizesiz girebildiğin ülke sayısına göre ölçülür. İsveç dünyanın en güçlü üçüncü pasaportu. Alman pasaportundan 1 eksik ülke sayısıyla. 157 ülkeye vizesiz girebiliyor bir İsveçli. Dünyada zaten 195 ülke var.

 

Keyifler nasıl?

 

Keyfim yerinde. Hayattaki tek derdim tatilde nereye gideyim ve hobilerim için yeterli zaman ayırıyor muyum. 35 yaşında gitar çalmaya fotoğraf çekmeye gezi videoları yapmaya falan başladım. Niye? Çünkü imkan var ülkede. İmkan nedir? Vakit ve para. Sana bunları sağlıyorlar.

 

Özlüyor musun?

3 senedir Türkiye’ye giriş yapmadım. Senede 25 iş günü tatil yapıyorum, Tayland’a Küba’ya Güney Afrika’ya vs uzun tatillerde gittim. Avrupa’nın görmediğim yerlerine kısa tatillerde gidiyorum. Ailemi göreceğim zaman da onlar geliyor beni görmeye. Benim dünyada görmediğim bir çok yer var. Türkiye’de yeterince vakit harcadığımı düşünüyorum. Arkadaşlarımı özlüyorum ailemi özlüyorum, bazen tulum peynirini ve kıymalı pideyi özlüyorum. Ama Türkiye’yi Türkiye insanını falan hiç özlemedim. 

 

Türkiye’ye dönmeyi düşünüyor musun?

Hayır canım niye döneyim deli miyim ben? Hayattan keyif almayı seven bir insanım. Sabahtan akşama islamcı kemalist kürt threesome’ını mı seyredeyim yani?

 

Eklemek istediklerin…

Fırsatını bulan arkasına bakmadan kaçsın oradan. Türkiye’de hayatın aslında keyifli bir şey olduğunu unuttuk. Unutturdular.

İsveç’e yerleşmek ile ilgili deneyimlerini paylaşan Alper Coşar’a çok teşekkür ederiz.

Diğer göç hikayelerini okumak için lütfen aşağıdaki linke tıklayın… 
https://bilinmeyenrota.com/yurtdisinda-yasam/goc-edenler/

 

Sırbistan’a Göç Edenler – Güneş Akdoğan

3
Gunes AKDOGAN photography. All about me: http://about.me/nomadlizard

Güneş Akdoğan, nam’ı diğer Drummer Lizard balkanları yürüyerek dolaştı. Evet yürüyerek! Güneş, gerçekleştirdiği Balkan turu esnasında keşfettiği Sırbistan’ın bir köyüne yerleşti ve artık orada yaşıyor. Güneş, kendi yaşamak istediği ülkeyi gezip görerek bulanlardan. Güneş’in Sırbistan’a göç serüveni ile ilgili keyifli bir söyleşi yaptık.

Merhaba Güneş,
Seni tanımayanlar için bize biraz kendinden bahseder misin?

 

Merhaba sevgili dostum Tuğçe. Çok klasik olacak fakat küçük yaşlardan beri özlemini duyduğum, kafa yorduğum ve bu konuda sürekli planlar yaptığım uzun bir sürecin ardından 2012 yılında kesin kararımı verip sırtımda çanta ile yollara düştüm. Amacım kendim gibi insanlara ulaşmak, adı geçmeyen yerleri görmek ve aslında en önemlisi yaşam alanımı keşfetmekti. Sırbistan’dan Makedonya’ya kadar 1000 km yolu yürüyerek tanıdım. Fransa’dan Trinidad & Tobago adasına kadar yelkenli teknede gönüllü çalışarak okyanusu geçtim, Venezuela’nın yağmur ormanlarında Warao yerlilerine yardım ederek bir süre yaşadım.

Öyle böyle derken tüm bu sürecin sonunda Sırbistan’ın Sumadija bölgesine yerleşmeye ve burada ilk kitabımı yazmaya, çevredeki milli parkları, ormanlık alanları keşfetmeye ve fotoğraflamaya karar verdim.

 

Şu an neredesin, nerede yaşıyorsun? Nasıl bir hayatın var?

Güneş’in Sırbistan’da aldığı ev

Orta Sırbistan’ın Sumadija adlı doğası ile ünlü harika bir yerde yaşıyorum. Köy demeye dilim varmıyor çünkü yaşadığım yerde ev ve etrafındaki orman var. En yakın komşu tepenin diğer tarafında. Şu an yaşadığım

slında Bozidar Mandic adlı ünlü bir Sırp yazara ait, 100 yıllık bir köy evi. Kendisi de 40 yıldan fazla bir süredir burada yaşıyor.

Burada son derece basit bir hayatımız var. Biraz konfordan yoksun diyebilirim. Tuvaletimiz dışarıda, banyomuz ve çeşmemiz yok.

Mevsime göre değişen günlük işlerimiz oluyor. Odun toplamak, otları biçmek, tarlayı hazırlamak, tulumbadan su almak vs… gibi. Bu işleri günlük kısa sürelerde halledip günün kalanında bir şeyler üretmeye, düşünmeye veya basitçe yaşamaya ayırıyoruz. Çoğunlukla burada kalsam da fırsatını bulduğumda çevre illere veya köylere uğruyorum mutlaka.

 

Sırbistan’a göç etmeden önce nerede yaşıyordun? Neler yapıyordun?

Güneş teknestop ile Atlantik okyanusunu geçti

Sırbistan’a göç etmeden öncesi şöyle… Üniversiteye kadar İzmir’de yaşadım. Ardından Ankara, tekrar İzmir, iş için sürekli Çin’e gidip geliyordum derken oradan oraya savuran bir hayatım oldu. Bol bol üniversite okudum. 4 fakülte ve 0 diploma ile profesyonel öğrencilik hayatımı noktaladım. Bu süreç içinde yazılım firmasında proje yöneticiliği, yelkenli miçosu, dış ticaret vs… gibi ilginç işlerde çalıştım.

Tüm bunları yaparken her fırsatta kamp yapmaya, bulunduğum yerden uzaklaşmaya önem verdim. Bazen otostopla, bazen motosikletle, bazen arabayla rüzgara kapıldım durdum.

 

Sırbistan’da yaşamaya nasıl karar verdin?

 

2012’de yola ilk çıktığımda kafamın içinde tek bir düşünce vardı; “Kendim gibileri bulacaktım”. O sıra elimdeki ilk fırsat Sırbistan’da köyde yaşayan Bozidar Mandic’in yanında gönüllü yaşamaktı. Sert bir kış boyunca burada yaşadım. Bu süre içinde harika dostluklar edindim. Aslında hep kafamda tasarladığım türde bir bölge, çok iyi anlaştığım dostluklar ve Balkan göçmeni olmanın getirdiği hisler kendimi burada çok güvende ve mutlu hissettirdi.

Yola daha yeni çıkmışken hemen heyecana kapılmayım, devam edeyim, kim bilir nereleri görecektim diye düşünerek buradan ayrıldım.

 

Daha sonrasında gezdiğim her yerde harika insanlarla tanıştım, çok güzel yerler gördüm fakat hiç biri Sırbistan’da yaşadığım kadar mutlu ya da huzurlu hissettirmiyordu. 1,5 senelik seyahatin ardından İzmir’e döndüm. Ülkede biraz seyahat etsem de aklımda hep Sırbistan’daki dostlarım ve yaşadığım hayat vardı. En sonunda bu fikre karşı koymanın anlamsız olduğunu gördüm. Kendime de faydası olması için tası tarağı topladım ve buraya geri döndüm. Sırbistan’da da ailem diyebileceğim harika insanların arasında yaşamaktan kendimi alıkoyamadım. Döndükten 1 sene sonra, ailemin de yardımıyla, burada bir köyden eski bir ev aldım. Artık burasını yuvaya dönüştürüp çevreyi çok daha detaylı gezmeyi, kafamda birikenleri kitaplaştırmayı ve daha iyi bir fotoğrafçı olmayı istiyorum.

 

Yaşadığın komündeki hayatı tarif edebilir misin? Bir gününüz nasıl geçiyor?

Mevsime göre değişiyor bu günler. Şu anda kış olduğu için çok bir hareket yok. Sabah erkenden kalkıp sobayı yakıyoruz ve kahve, erik rakısı ile güne başlıyoruz. Hava müsaitse kahvaltıdan sonra ormana gidip odunculardan arta kalan parçaları topluyoruz. Isınma amaçlı ağaç kesmiyoruz. Topladıklarımız fazla fazla yetiyor.

Kışın odunları hazırlamak ve tulumbadan su almak dışında pek bir işimiz olmuyor. Bazı günleri çamaşır yıkamaya ayırıyorum. Geriye kalan zamanda Boshko (Bozidar Mandic) ile muhabbet ediyoruz, kitap okuyorum, bir şeyler yazıyorum, blogumla ilgileniyorum, yönettiğim siteleri kontrol ediyorum ya da bazen boş boş günü geçiriyorum.

Kışın çok fazla misafirimiz de olmuyor. Gelenlerle de genelde içeride vakit geçiriyoruz. Kış aylarını bu yüzden biraz daha fazla seviyorum burada. Biraz içe kapanık ve izole bir hayatımız var. Yazmak, düşünmek için bu tempo oldukça iyi.

 

Baharda ve yaz günlerinde ise hayat daha çok dışarıda geçiyor. Otların serpildiği dönemde her gün tırpan yapıyoruz. Çok da fazla kendimizi yormadan tabii ki. Bir saat tırpan, bir saat tarla işi, biraz ormanda yürüyüş, bolca misafir ve sohbetlerle günler geçiyor. Havalar ısındığında daha hareketli bir tempomuz oluyor.

 

Sırbistan’a göç etmek için gerekli izinleri almak nasıl? Tüm bu süreç nasıl işledi?

Bu biraz karışık bir konu. Özellikle benim durumumda daha da karışık bir hale geldi. Dernek statüsünde kayıtlı bir komünde yaşadığım için buradan “Gönüllü Çalışma Vizesi”ne başvurmam gerekti. Bunun için Boshko’dan bir dilekçe, dernek evrakları, banka hesabı vs… gibi bir çok doküman hazırlayıp yabancılar şubesi ile görüşme yaptım. Gönüllü vizemi her sene yenilemem gerekiyor. Her seferinde tekrar evrakları hazırlayıp yabancılar polisi ile görüşme yapıyoruz.

Sırbistan’ın ekonomik durumu sebebiyle burada yaşamak isteyenlerin yatırımcı, iş sahibi gibi konumlarda olmaları gerekiyor. Ya da bir şekilde ülkeden bağımsız bir gelirin belgelenmesi gerekiyor. Bunun dışında sadece çalışarak burada yaşamak için yapılan başvurular yanıtsız kalabiliyor. Bunun yanında Sırp polisinin yabancılara karşı çok da esnek olmadığını belirtmek istiyorum. Geçmişten gelen devlet geleneğinin bir uzantısı ve eski kanunların etkisi olduğunu düşünüyorum. Bürokrasi de bizim alıştığımızdan uzak derecede karmaşık ve yavaş. Çoğu zaman ne belgeler gerektiği, nereden alınacağı, nereye verileceği gibi konularda karmaşa ve gecikmeler yaşanıyor.

Güneş’in Venezuela’daki gönüllülük tecrübesi

Bu süreçte yol almak nasıldı? Yaşadığın sıkıntılar oldu mu?

 

Burada edindiğim dostlarım bana son derece yardımcı oldular. Özellikle evrakları hazırlamak için gereken yerler, nereye para yatırabilirim, çevirmen nerede bulunur vs… gibi konularda yardım almadan ilerlemek son derece zor. Ciddi bir sıkıntı yaşadığımı söyleyemem. Benim bağlı bulunduğum şehir Çaçak. Ufak, kendi halinde bir yer. Çok fazla yabancının yaşadığı bir bölge de değil. Bu yüzden yabancılar şubesinde çalışan polisler de son derece yardımcılar. Rahat rahat işlemlerimi yapmamı sağladılar.

Belgrad’tan bu işlemleri yapmaya kalksaydım çok daha fazla zorlanacağıma emindim. Özellikle şubedeki polisleri burada neden kalmak istediğime ikna etme konusunda zorlanacağım kesindi. Belgrad’ta çok fazla yabancı ve buradan geçen mülteciler var. Yabancılar şubesinin başı oldukça kalabalık. Karşılarına geçip “Ben dağın başında bir komünde yaşamak ve kitap yazmak istiyorum” deseydim benimle ilgileneceklerini hiç sanmazdım.

 

Detayları burada yazdım: Sırbistan Oturum Vizesi

 

Sırbistan vatandaşlığı alacak mısın?

 

Kanunlara göre burada 5 sene yaşadıktan sonra vatandaşlık için görüşme hakkım doğacak. Bu imkanı da değerlendirmeyi düşünüyorum. En azından vize derdinden kurtulmuş olurum. Artık burayı yuvam olarak gördüğüme göre vatandaşlık almak da mantıklı olacaktır.

 

Keyifler nasıl?

Keyfim fazlasıyla yerinde. Kendimi hiç de yabancı hissetmediğim bir yerde yabancı olarak yaşamanın keyfi bu sanırım. Aynı dili konuşmasak da buradaki insanlarla çok güzel anlaşabiliyorum. Balkan göçmeni aileden olmanın avantajlarını da gördüm tabii ki.

Ormanda yaşamanın keyfi ise nasıl anlatılır bilemiyorum. Evin dışındaki çayır, tepe de aslında evin içi sayılıyor. Gerçekten huzur ve özgürlük hissi ile doluyum burada. Canım sıkılırsa kapıdan çıktığım anda yürüyüşe gidebileceğim bir orman var. İki adım ötede sesini dinleyip akışını izlediğim minik bir dere, çevrede rast geldiğim karacalar, çeşitli kuşlar ve börtü böcekler var. Yaşadığım evin şartları ve kış zamanı zorlu olsa da bu zorlukları çekmeye değer diye düşünüyorum.

 

Her şey bir yana doğanın içinde yaşamak benim için sahip olduğum en büyük zenginlik. Modern hayata bir nanik çekip etraftaki diğer canlılarla birlikte yaşamaktan daha güzel bir hayalim olmadı hiç. Sakinliğin yanında basite indirgenmiş günlük hayat sayesinde kendime, düşünmeye, yaratmaya ve yazmaya, kısacası hayatı yaşamaya çok daha fazla vakit bulmanın keyfini sürüyorum.

 

Sırplar Türklere nasıl yaklaşıyor? İkinci sınıf insan muamelesi görüyor musun ya da düşmanca tavırlar sergileniyor mu sana karşı?

 

Bu konuda Türkiye’de çok yanlış bir düşünce hakim. Sırpların Türklerle bir sorunu yok. Aslına bakarsan sokaktaki Sırpların kimseyle bir sorunu yok. Son derece sıcakkanlı ve dostane bir topluma sahipler. Türkleri ise diğer yabancılardan bir adım daha yakın görüyorlar diyebilirim. Çoğu insan bunu duyunca şaşırıyor ama burada en sevilen dizilerin başında Muhteşem Yüzyıl geliyor. Orta yaş üzeri kadınlar Türkiye’den geldiğimi öğrenince bana hemen Süleyman yakıştırması bile yapıyorlar.

Bu konuda açık konuşmak en güzeli olacaktır. Benim yaşadığım bölge, Sumadija, Sırbistan’ın en Sırbistan olduğu bölge olarak tanınır. Zamanında aşırı milliyetçilerin çoğunlukta olduğu bir bölge. Buranın kırsalında yaşıyorum bir de. Bu duruma rağmen şimdiye kadar hiç kimseden en ufak bir olumsuz tavır ya da söylemle karşılaşmadım. Zaman zaman tarihe atıfta bulunarak şakalara kurban gittiğim oluyor fakat bunlar kişisel tavırlar değil. Karşılıklı gülüyor ve geçiyoruz.

Ne zaman bir yardıma ihtiyacım olsa tanıdığım dostlarım kadar hiç tanımadığım insanlardan beklediğimin çok üstünde yardım gördüm. Bu yüzden kendimi gerçekten evimde gibi hissediyorum burada. Hatta geldiğim yerden biraz daha fazla benimsediğimi itiraf etmeliyim.

 

Özlüyor musun?

Türkiye’yi mi? Hayır. Bu sert bir cevap olabilir fakat maalesef özlemiyorum. Türkiye’de 35 sene yaşadım. Yarısından fazlasını gezip görme fırsatım oldu. Çok sevdiğim bir coğrafyadır. Anadolu coğrafyası kadar ilginç yerlerin bir arada bulunduğu çok fazla ülke yok. Bu anlamda gerçekten harika bir ülkedir Türkiye. Kıyıları, plajları, denizleri, dağları, ovaları muhteşemdir. Fakat maalesef bir ülkeyi özlemek için bunlar yeterli değil. Biraz içimi dökmek istiyorum izninle. Ben her sene ormanların yakıldığı, yanan ağaçların üstüne otellerin dikildiği, göz göre göre acıların yaşatıldığı, üniversitedeki hocaların saçla, sakalla uğraştığı, insanların birbirini banka hesabındaki miktarla veya üstü başıyla yargıladıkları, ahbap çavuş ilişkisinin hayatın her alanında paçalara kadar aktığı bir ülkeyi özlemek istemiyorum.

“Buradan kaçmak yerine kalıp düzeltmeye çalışsaydın ya!” diyenleri duyar gibiyim. Bu tür mesajları sıkça alıyorum. Buna karşılık tek bir cevabım var: Bir toplumun işleyişini, sosyolojisini değiştirmeye benim gücüm yetmez. Bunun için çalışmaya yetecek param ve zamanım da yok. Üzgünüm.

Karamsar görünebilirim, bunlar benim 35 sene yaşadığım hayatın sonuçları sadece.

Türkiye’ye dönmeyi düşünüyor musun?

Hayır. Bunun için bir kaç sebebim var. Aralarında sıkı sıkıya tutunduğum en sağlam sebebim ise 35 yılımı Türkiye’de yaşamış olmam. Hayatın yarısını gezegen üstünde bir alanda geçirdim. Bence yeter de artar bile. Geri kalan yarısını ise gezegenin başka yerlerinde geçirmek istiyorum. Ege kıyısında, sıcak iklim, deniz havası ile geçen yarı ömre karşılık karasal iklimde, dağın yamacında bir ormanın içinde denizden uzak yaşamayı istedim. Sonum yaklaştığında tüm hayatımı aynı düzlemde harcadığıma pişman olmak istemiyorum.

 

Eklemek istediklerin….

 

Bu gezegen bizim evimiz, yuvamız. Bu yüzden sınırlara, isimlere takılmadan gezmek, görmek, yaşamak gerek. Bizler ağaç değiliz, toprağa bağlı köklerimiz yok. Canımız istediğinde hareket edebileceğimizi, göçebe olabileceğimizi unutmamak gerek.

 

Tüm bu felsefeyi bir kenara bırakırsak, ne kadar uzaklaşsam da, ne kadar yürüsem de, ne kadar bilmediğim yerleri görsem de kendimi bulmaktan başka bir kazanımım olmadı gibi geliyor. Kendinizi bulabileceğiniz yerleri keşfetmeniz ümidiyle, sevgiler.

 

Buraya kadar okuyanlara da sorularla karışık bir şarkı hediyesi gelsin.

 

Diğer göç hikayelerini okumak için bu linke tıklayın..
https://bilinmeyenrota.com/yurtdisinda-yasam/goc-edenler/

Polonya’ya Göç Edenler – Süveyda Kavak

0

Süveyda Kavak, 27 yaşında Polonya’da yaşayan bir Türk vatandaşı. Türkiye’deki hayatını bırakıp, Polonya’ya göç etti ve Krakow’a yerleşti. Tek başına bu süreçleri nasıl atlattı? Sanıldığı kadar kolay mı yoksa zor mu? Polonya’da yaşam nasıl? Nasıl oluyor diye öğrenmek için Süveyda ile keyifli bir söyleşi yaptık…

 

Merhaba Süveyda,
Bize biraz kendinden bahseder misin?

Merhabalar, yaklaşık 1 buçuk yıldır Krakow’da yaşayan bir Türk vatandaşıyım. Yeni insanlarla tanışmayı, yeni yerler keşfetmeyi, doğayı, özgür olduğumu hissetmeyi çok seviyorum.  Polonya’ya göç edip,Krakow’a ilk geldiğimde uluslararası bir bilgisayar firmasının muhasebe departmanında çalışmaya başladım. Fakat şimdi uluslararası bir bankanın Finans departmanında çalışarak geçimimi sağlıyorum. Dokuz Eylül Üniversitesi İktisat (İngilizce) bölümünden mezunum. Dürüst olmak gerekirse iktisat okumak hayalini kurduğum bir hedef değildi. Fakat yurt dışında yaşama fikri çocukluğumdan beri arzuladığım bir hedefti. Bu nedenle üniversite son sınıfta Erasmus’a Almanya’ya gitmiştim. Bu hayalimi hayata geçirme fikri böyle başladı diyebilirim..

 

Şu an neredesin, nerede yaşıyorsun? Nasıl bir hayatın var?

 

Şu an Krakow’da, Polonya’nın en büyük ikinci şehrinde yaşıyorum. En büyük ikinci şehir dediğime bakmayın, Krakow aslında nüfusu 1 milyondan az, küçük ve oldukça sevimli bir şehir. Bir buçuk yıldır burada yaşıyorum ve kesinlikle Türkiye’deki hayatıma kıyasla oldukça huzurlu ve mutlu bir hayatım olduğunu söyleyebilirim. İş yerim Krakow’un biraz dışarısında olmasına rağmen , 20 dakikada ofiste oluyorum. Şimdi böyle anlatınca bir kez daha ne kadar şanslı olduğumun farkına varıyorum. Çünkü ilk zamanlarda bu durum benim için çok büyük bir lüks gibi geliyordu fakat artık aksini düşünemiyorum bile. Sanırım İstanbul’da yaşarken trafikte geçirdiğim saatleri çoktan hafızamdan çıkardım. Ne de olsa insanoğlu güzel olan şeye daha çabuk alışırmış.

 

Polonya’ya göç etmeden önce nerede yaşıyordun? Neler yapıyordun?

 

Polonya’ya göç etmeden önce İstanbul’un Anadolu yakasında yaşıyor ve İstanbul’un Avrupa yakasında yer alan, finans sektöründe uluslararası dört büyük dediğimiz firmaların birinde çalışıyordum. İstanbul’da geçirdiğim çalışma hayatı yıllarım boyunca aslında hayatım genel olarak iş ve evden ibaretti diyebilirim. Ama fırsat buldukça yine yurt dışı tatilleri yapmayı eksik etmiyordum. İş hayatına atılmadan önce ise İzmir’de üniversite okuyordum. Benim için o yıllar  Türkiye’de geçirdiğim en güzel yıllarımdı. Üniversite yıllarımdan önce de İzmir’de yaşadığım için İzmir’in yeri benim için bambaşkadır.

 

Polonya’ya göç etmeye nasıl karar verdin?

 

Polonya’ya göç benim için aslında azim ve şansın harmanlandığı bir hikaye diyebilirim. Üniversitede yaptığım Erasmus sayesinde dünyanın özellikle Avrupa’nın dört bir yanından bir çok yakın arkadaş edinebilme fırsatım oldu. Bu arkadaş grubumun bir kısmı da Polonyalıydı. Aslında beni tanıyan çoğu kişi yurt dışında yaşama isteğimi bilir ve yabancı arkadaşlarım da bu durumdan haberdarlardı. İstanbul’da çalıştığım son iki yıl boyunca sürekli yurt dışındaki ilanlara bakar ve bana uygun gördüklerime başvururdum. Fakat ne yazık ki Avrupa’da çalışma iznine sahip  olmadığım için hiç geri dönüş alamıyordum. Özellikle İstanbul’da yaşadığım son yıl benim için oldukça bunaltıcıydı diyebilirim. Artık gerçekten İstanbul’dan uzaklaşmak istiyordum. Bu nedenle sürekli yurt dışı tatilleri yapıyor, Erasmus arkadaşlarımla yeniden buluşmanın planlarını yapıyordum. 2016’nın Mayıs ayında yine bir yurt dışı tatili olarak Krakow’daki arkadaşlarımı ziyaret etmeye karar verdim ve Krakow’a gerçekten aşık oldum diyebilirim. Hatta çok komiktir o zamanlar bisikletle şehri turlarken “I am searching for a job in Krakow” diye Krakow meydanlarında bağırdığım bir videom bile var. Daha sonrası işte gerçekten bir şeyi çok isteyince, vazgeçmeyince olduğunun göstergesi. Haziran 2016’dan tam bir yıl önce başvurmuş olduğum bilgisayar firması, bana bir yıl sonra aynı ilan ile döndü ve Polonya’ya göç hikayem bu şekilde başladı.

 

Polonya’da yaşam nasıl? Ülkede ve kültürlerinde, kısaca yaşamda farklılıklar var mı?

 

Polonya gelişmekte olan bir Avrupa ülkesi, bu nedenle zengin bir ülke olduğu söylenemez. Fakat eğer normal şartlarda yaşayan bir vatandaş iseniz (yani belirli bir geliriniz var ise) Polonya’da yaşam oldukça ucuz diyebilirim. Öte yandan olabildiğince yeşil bir ülke. (Tabii kışın da olabildiğince beyaz).  En sevdiğim özelliklerinden biridir bu da. Polonya’nın toplam nüfusu Avrupa’nın bir çok ülkesinden fazla olmasına rağmen, hayat oldukça sakin ve huzurlu.

 

Kültür olarak tabii ki de büyük farklılıklar söz konusu. Polonya, dini bakımdan koyu Katolik diyebileceğimiz bir ülke. Bu da beraberinde kültür farklılıklarını getiriyor. Fakat açıkçası Krakow’da bu durumu çok hissettiğimi söyleyemeyeceğim belki de expat şehri olmasından ötürü.

 

Polonya’da yaşamak için gerekli izinleri almak nasıl? Tüm bu süreç nasıl işledi? Bu süreçte yol almak nasıldı? Yaşadığın sıkıntılar oldu mu?

Bu sürecin çok kolay olduğunu söyleyemeyeceğim. Kesinlikle sabır ve uğraş gerektiren bir süreç. Süreç geliş sebebinize göre değişiklik gösteriyor. Benim durumumda sürecin büyük bir kısmını şirket üstlendi. Fakat buna rağmen benim de bir çok bürokrasi sürecinden geçmem gerekti. Öncelikle şunu söylemeliyim ki, Polonya’da bürokrasi kesinlikle çok yavaş ilerliyor. Ben bu süreci Türkiye’den takip ettim. Şirketin adıma çıkardığı çalışma izninin elime ulaşması yaklaşık 2 ayı buldu ve sonrasında ben de Türkiye’de Polonya konsolosluğundan gerekli işlemleri gerçekleştirdim. Tüm süreç yaklaşık 3, 3 buçuk ay kadar sürdü. Bu süre zarfında firma sürekli vizemin ne zaman çıkacağını sorguluyor ve bir an önce işe başlamam gerektiğini söylüyordu. Benim için baya sancılı bir süreçti diyebilirim. Fakat tüm bürokratik işlemleri halledip taşınma aşamasına geldiğinizde, gösterdiğiniz sabıra değdiğini anlıyorsunuz. Türkiye’de geçirdiğim son hafta neredeyse heyecandan hiç uyuyamadım diyebilirim. Kafamda tabii ki bir takım sorular ve kuşkular vardı. Tek başıma ne yapacağım, adapte olabilecek miyim, işi becerebilecek miyim gibi. Fakat yepyeni bir hayata başlayacağımın vermiş olduğu mutluluk tüm bu kuşkuları unutturuyordu.

Polonya pasaportunun Türk pasaportuna göre avantajları var mı?

Polonya pasaportuna sahip değilim şuan için burada geçici (3 yıllık) oturum kartıyla yaşıyorum. Fakat Polonya pasaportunun Türk pasaportuna göre kesinlikle avantajları olduğunu söyleyebilirim. Öncelikle Polonya Avrupa Birliği üyesi olduğu için, Polonya pasaportuna sahip her vatandaş, Avrupa’nın istediği ülkesinde çalışabilme ve tabi ki serbest olarak Avrupa içerisinde gezme özgürlüğüne sahip. Fakat her ne kadar Avrupa Birliği üyesi olsa da, Polonya pasaportunun diğer Avrupa Birliği pasaportlarına göre dezavantajları da söz konusu. Mesela birçok Avrupa ülkesi, Amerika vizesi için çok basit bir süreçten geçerken, Polonya için Amerika vize süreci Türkiye’deki gibi zor diyebilirim.

Polonya vatandaşlığı alacak mısın?

 

Polonya vatandaşlığı almayı tabii ki de isterim. Fakat oldukça zorlu bir süreç. Öncelikle çok uzun yıllar burada ikamet etmek, dil bilmek gerekiyor. Tüm bunları gerçekleştirmenize rağmen vatandaşlık alacağınızın garantisi maalesef yok.

Zorlu ve rekabetçi bir sektörde çalışıyorsun, finans sektöründe Türkiye’de çalışmak ile Polonya’da çalışmak arasında bir fark var mı? Mesela yoğun derecede fazla mesaiye kalıyor musun?

Polonya son 10 yıldır büyük firmaların gözde operasyon merkezi. Yani aslında büyük firmalar Polonya’da iş gücü Avrupa’nın diğer ülkelerine göre daha ucuz olduğu için ve buna rağmen eğitim kalitesi iyi olduğu için  Polonya’ya gelip burada genellikle finans alanında büyük operasyon merkezleri kuruyorlar. Bu durum da, Polonya’da yaşayan kesim için bir çok iş fırsatını beraberinde getiriyor. Polonya’da finans, bilgi işlem, insan kaynakları alanlarında bir çok iş fırsatı mevcut diyebilirim ve önümüzdeki 10 yıl içinde fırsatların giderek artacağı yönünde görüşler var. Bu nedenle Polonya’da belirli alanlarda iş bulmak çok da zor değil.

Polonya’daki çalışma şartları ile Türkiye’deki çalışma şartları kesinlikle farklı. Öncelikle Polonya’da yıllık çalışma izni, Türkiye’dekinin iki katından bile fazla. Yani insanlar için tatil kesinlikle önemli. Şunu da söyleyebilirim ki Türkiye’de kesinlikle yoğun mesai saatleri daha fazla.  

Kurumsal bir firmada beyaz yakalı olmak fikri ne kadar cazip edici bir şey olmasa da, Polonya’da beyaz yakalı olmayı, Türkiye’de beyaz yakalı olmaya tercih ediyorum.

Keyifler nasıl?

Keyifler güzel. Buraya taşındıktan sonra şunu daha iyi fark ettim ki insanın ne kadar küçük bir dünyası varsa o kadar daha mutlu. Yani küçük bir şehirde yaşadığım için mutlu ve huzurluyum. Oturduğum evin hemen arkasında kocaman bir park var. Her sabah o parkı geçerek tren istasyonuna gidiyorum. Böyle küçük mutluluklar beni keyiflendirmeye yetiyor. Onun haricinde Avrupa’da olmanın birçok avantajı var. İstediğim zaman, vize derdi olmadan istediğim ülkeye atlayıp gidebiliyorum. Sanırım şuan benim için en büyük lüks bu diyebilirim.

Öte yandan arkadaş çevremi, sevdiklerimi özlüyorum. Belli bir yaştan sonra sıfırdan çok yakın bir sosyal çevre edinmek çok da kolay bir şey değil ama röportajın başında da dediğim gibi yine de farklı insanları tanımak, onları hayatıma dahil etmek beni keyiflendiriyor.

Yemekler nasıl?

Yemekler kesinlikle Türk yemeklerimizin eline su dökemez. Türk mutfağı bence dünyanın en iyi mutfaklarından biri. Ama zaten çok yemekle arası olan biri olmadığım için çok da dert etmiyorum. Varsın Polonya’nın tek dezavantajı olsun.

Özlüyor musun? Türkiye’ye dönmeyi düşünüyor musun?

Tabii ki de özlüyorum. Burada yaşamayı ne kadar sevsem de sevdiklerimi kesinlikle çok özlüyorum. Sevdiklerimin güzel günlerini uzaktan seyretmek, kötü günlerinde onlara sadece uzaktan destek olmak beni bazen üzüyor. Fakat Türkiye’ye dönmeyi açıkçası şimdilik düşünmüyorum. Öncelikle Türkiye’de kadın olmak gün geçtikçe zorlaşıyor ve bu nedenle üzülerek söylüyorum ki kendimi maalesef kendi ülkeme ait hissedemiyorum. Umarım ileride bu durum değişir. Buradaki özgürlüğe o kadar alıştım ki bu nedenle Türkiye’ye dönme fikri benim için bir seçenek değil şuanda. Şimdilik hedefim Polonya’da birkaç yıl daha yaşayıp, daha sonra başka bir fırsat ile başka bir Avrupa ülkesini deneyimlemek.

Eklemek istediklerin….

Farklı bir ülkeye taşınmak çok kolay bir karar değil. Uzaktan ne kadar hep mükemmelmiş gibi görünse de tabii ki de dezavantajları da var. Bu nedenle,  Polonya’ya göç etmeyi ya da yurt dışına taşınmayı düşünenlere tavsiyem tüm avantajlarını ve dezavantajlarını hesaplayın. Fakat eğer siz her şeyi artısıyla eksisiyle hesaplayıp kafanıza koyduysanız, diğer insanların söylediklerini  hiç ciddiye almayın; “Ne yapacaksın yurt dışında kız başına? “ “Kurulu düzen bırakıp gidilir mi?” “Ne güzel işin var, daha ne istiyorsun”. Bu sorularla mutlaka karşılaşacaksınız (ben karşılaştım) ama dediğim gibi eğer her şeyi göze aldıysanız kesinlikle bu tecrübeyi edinin. Şunu söyleyebilirim ki farklı bir ülkede yaşamak, insanı kesinlikle daha çok olgunlaştırıyor ve güçlendiriyor.

Diğer göç hikayelerini okumak için aşağıdaki linke tıklayın

https://bilinmeyenrota.com/yurtdisinda-yasam/goc-edenler/

 

Namibya’ya Göç Edenler – Semih Diken

2

Semih Diken, 41 yaşında Namibya’ya göç eden bir Türk vatandaşı. İşi dolayısıyla ailesi ile birlikte dünyanın farklı ülkelerinde yaşıyor. Afrika’da iki çocukla yaşam nasıl, sürekli göçebe yaşam sürmek, her iki üç yılda bir taşınmak nasıl bir şey merak ediyorsanız buyrun..

 

Merhaba Semih
Tanımayanlar için bize biraz kendinden bahseder misin?

Aslen makine mühendisiyim, hatta yüksek mühendisim. Kariyerim boyunca hidroelektrik santraller ve barajlar üzerine uzmanlaştım. Fakat mühendislikten çok, gezmeyi ve yörsel yemekleri keşfetmeyi seviyorum. Eşim Özenç’le birlikte 2007 yılından beri yezdiğimiz yerleri ve yediğimiz yemekleri anlattığımız www.loplopculer.com blogunu yazıyoruz. 2006 yılında yurt dışından bir iş teklifi aldım Kazakistan, Malezya derken Namibya’ya kapağı attık.

Namibya Nerede Merak Edenler İçin…

 

Şu an neredesin, nerede yaşıyorsun? Nasıl bir hayatın var?

Namibya’nın güneyinde Keetmanshoop diye ufak bir kasabaya yakın bir yerde yaşıyorum. Ülkenin en büyük baraj inşaatını yapıyoruz. Şantiye ortamı baya zorlu, sabah 7 akşam 6 olmak üzere cumartesi dahil haftada 60 saat çalışıyorum. Türkiye’de ise 40 saat/hafta çalışıyordum. Pazar günleri gezmekle geçiyor. Bazen evimize 3 saat uzaklıktaki Lüderitz’de Atlantik kıyısına nazır ıstakoz yemeye gidiyoruz, bazen de Güney Afrika’ya geçip şarap peynir olayına giriyoruz. 3 ayda bir yıllık izne çıkıyoruz, Kazakistan’dayken Orta Asya ülkelerini, Malezya’dayken Uzakdoğu Asya ülkelerini, Namibya’dayken de Afrika ülkelerini bol bol gezdik.

 

Namibya’ya göç etmeden önce nerede yaşıyordun? Neler yapıyordun?

İstanbul’da Türkiye’nin en büyük enerji firmalarından birinde çalışıyordum. 6 yıl boyunca hafta içi 2-3 günlüğüne Adana, Maraş ve Ankara’ya gidiyordum, hafta sonları da Antep, Bozcaada, Belgrad, Porto… Nereye ucuz uçak bulursak İstanbul’dan kaçıyorduk. Aslen ikimizde İzmir’liyiz, o yüzden İstanbul’a alışmak pek kolay olmadı.

Şimdiye kadar kaç ülkede yaşadın? En sevdiğin hangisiydi?

2006’da Kazakistan’a gittim 20 ay yaşadım. İlk 6 ayında bekardım ama sonra dayanamadım “Özenç gel artık buraya” dedim. Sonra 6 yıllık ikinci İstanbul macerası oldu. 2014’de ise ailecek Malezya’ya taşındık 18 ay kaldık. 2015’te Namibya’ya geldik ve 28 aydır buradayız. Her birinin tadı ayrı güzeldi, o yüzden diğerlerine haksızlık olmasın. Kazakistan’da çocuklar olmadığı için Almaty’nin gece hayatı ve eğlencesi unutulmazdı. Özbekistan’a gittik, Kırgızistan’a gittik, Rusça öğrendik. İlk yurt dışı tecrübemiz olduğu için kalbimde ayrı bir yeri var. Malezya’ya ise evlendikten sonra çoluk çocuk gittiğimizden dolayı, tam bir göç diyebiliriz. Uzakdoğunun o güzelim yemeklerini ve bembeyaz kumsallarını çok sevdik. Son olarak Namibya’da ise Afrika’nın insanı büyüleyen doğasını çok sevdim, hamsi fiyatına dana bonfile yemeyi sevdim.

 

2 oğlun var Tuna ve Ege. Onlarla birlikte  Namibya’ya göç etmeye nasıl karar verdin? Korkmadın mı?

Aslında yurt dışına taşınmamıza onlar sebep oldu. Özellikle 2010 yılından sonra kurumsal hayatı bırakıp dünya turuna çıkan, Asya’da Güney Amerika’da 6 ay gezenleri gördükçe içim gidiyordu. Millet piyanosunu arabasını satıp yurt dışına taşınıyordu. “Keşke çocuklar doğmadan önce biz de yapsaydık” diye iç geçirdiğim çok olmuştur. Malezya’dan iş teklifi gelince bu fırsat bize altın tepside sunuldu. Zaten Tuna yeni doğduğu için Özenç çocuklara bakacaktı “Ha İstanbul’da evde oturmuş ha Malezya’da, farketmez” diyip 1 hafta içinde kararımızı verdik gittik. 2 sene sonra Malezya’daki proje bitince de aynı firmanın bir başka projesi için Namibya’ya gönderdiler. Kaldığımız lojmanların içindeki ev, araba, yemekler, sosyal imkanlar birebir aynı olduğundan pek zorlanmadık. Hatta Namibya’da nüfus sadece 2 milyon olduğu için burada daha rahat ettik diyebilirim. Kalabalık, gümbürtü, patırtı olmayınca insan daha huzurlu ve kaliteli yaşıyor.

 

Namibya’da yaşam nasıl? Ülkede ve kültürlerinde, kısaca yaşamda farklılıklar var mı?

Düzgün bir işiniz varsa ve ülke ortalamasının da çok üstünde bir geliriniz varsa dünyanın her ülkesine rahat edersiniz. Eski bir Alman kolonisi olan Namibya’da halen bir çok beyaz bulunmakta ve ticaret, oteller, endüstri filan onların elinde. Hal böyle olunca da bir çok Afrika ülkesinden çok çok iyi durumdalar. Sağlık, güvenlik, su ve gıda sorunları yok, yeraltı maden kaynaklarını çok iyi yönetiyorlar ve yabancıların ülkeyi sömürmesine pek fazla izin vermemişler. Koskoca kıtanın refah düzeyi en yüksek ülke diyebilirim. Burada Zimbabve veya Mozambik’teki gibi polis sizden alenen rüşvet almaz, yol kenarında durduğunuzda çocuklar sizden yemek veya para almak için başınıza üşüşmez. Fakat içkiye ve ete çok düşkünler, çalışmayı pek sevmezler. Her ay sonunda 3 gün “Long Weekend” diye bir tatil vardır, ay sonunda maaşı alınca tüm parayı 5 günde bitirirler. Para bitince salı çarşamba günü tekrar işe dönerler. Ama zararsız insanlar, yerel mahallelerdeki barlarda bile kavga edeni görmedim. Mangal kültürü ülkenin her yerinde var. Sabah öğlen akşam fark etmez her zaman et yiyebilirler.

 

Namibya’da yaşamak için gerekli izinleri almak nasıl? Tüm bu süreç nasıl işledi?

Ben şirket vasıtası ile geldiğim için her şeyi onlar ayarladı. Gelmeden 1 ay önce evraklarımı verdim, benim çalışma iznim ve ailem için de oturma izni çıktıktan bir gün sonra ceketimizi alıp Malezya’dan ayrıldık, 36 saat Türkiye aktarma yapıp Namibya’ya geldim. Girişte elimdeki çalışma izni kağıdını gösterip ülkeye girdim. 15-20 gün ortamı gözleyip, burada ailecek yaşayabileceğimize kanaat getirdikten sonra Özenç ve çocuklar da peşimden geldiler. 2 yıl sonunda çalışma iznim 1 yıl uzatıldı ve yeni kaşe basıldı, herhangi bir aksilik yaşamadık. Sistemleri tıkır tıkır işliyor, eğer gerçekten çalışıyorsanız bürokratik engel yaşamıyorsunuz. İşin ilginç tarafı Namibya’da an itibariyle 12 tane Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı yaşıyor, bunun %25’ini biz oluşturuyoruz, geri kalanların da çoğu büyükelçilikten zaten.

Bu süreçte yol almak nasıldı? Yaşadığın sıkıntılar oldu mu?

En büyük sıkıntı aslında konfor alanından çıkabilmeyi göze almak. Hem Özenç hem de ben Türkiye’de iyi firmalarda iyi şartlarda çalışıyorduk, rahatımız yerindeydi. Yiyorduk, içiyorduk, çocuklardan önce bol bol yurt dışı yurt içi geziyorduk. Bu güzel rutinimizi bozup maceraya atılmak ve iş yerlerimizden istifa etmek, yani Türkiye’den ayrılmak en büyük sıkıntıydı. Olur mu olmaz mı, ne kaybederiz diye hindi gibi düşündük. 2 yıl sonra projenin bitimine doğru Malezya’dan Namibya’ya gitme teklifini ise 1 dakika bile düşünmeden kabul ettik. Zaten sen bir kere zincirleri kırmışsın, ha Malezya’da yaşamışsın ha Namibya ne fark eder moduna gelmiştik. Gideceğiniz ülkelerde -etler yumuşak, biralar soğuk- olsun yeter. Şaka şaka! Sağlık sistemi düzgün olsun yeter. Afrika gibi az gelişmiş bir kıtaya gelirken insanın tabii bunu iki kere düşünmesi lazım. Fakat yurt dışında expat olarak yaşamanın verdiği çok büyük avantajlar vardır. Aldığınız maaş dışında şirket size evinizi, arabanızı, telefonunuzu, yiyeceğinizi sağlar; sağlık giderlerinizi öder, çocuğunuz varsa okul masraflarını üstlenir, ayrıca Türkiye’ye gidiş geliş biletti verir. Özellikle yeni doğan çocuklulara yurt dışında iş bulmasını tavsiye ederim. 4 yıldır Türk televizyonu seyretmeyen Ege’nin bizden daha iyi ingilizcesi var desem yalan olmaz.

Namibya pasaportunun Türk pasaportuna göre avantajları var mı?

Benim Namibya pasaportum yok ama merak ettim, araştırdım. Namibya pasaportu ile Angola, Kenya, Malawi, Tanzanya, Zambiya ve Zimbabve gibi komşu ülkelere ve çok ilginçtir İngiltere ve Küba’ya vizesiz gidebiliyorsunuz. Onun dışında Türk pasaportu ile 106, Namibya pasaportu ile 67 ülkeye vizesiz gidiliyormuş. Diğer ülkelere kapıda parayla vize alabildiğinizi düşünürseniz “İngiltere hariç” pek bir avantajı yok yani.

 

Başka bir ülke vatandaşlığı alacak mısın?

Malezya vatandaşlığı olsaydı süper olurdu, ama en az 7 yıl yaşamak lazımmış ve bizim maceramız çok kısa sürdü. Ama takip edenler bilir, çocukların ikisi de Amerika’da doğdu. Hem onlar için hem de kendimiz için ufak bir yatırım yapmıştık. Ege 18 yaşına gelince bizim için Greencard’a başvurabilecek, her şey yolunda giderse 5 sene sonra da Amerikan vatandaşlığı alınıyor. Demem odur ki 2035’te bize Amerikan vatandaşlığı görünüyor. “Amerikada doğum” ile ilgili yazım, blogdaki en çok okunan yazılardan biri olduğu için şuraya bırakayım, belki ilgilenen olur.

http://www.loplopculer.com/2012/05/amerikada-bebek-ege.html

Semih ve Özenç ile Tayland’da buluşmuştuk

Keyifler nasıl?

Keyifler iyi, hatta çok çok iyi. Mart sonunda Namibya’daki işim bitecek, ondan sonra aynı firmanın Etiyopya, Tacikistan veya Avustralya’daki projelerine gitme durumu var ama henüz arayan soran olmadı. Rotasız Seyyah’ın ilk kitabını okuduktan sonra gaza geldim, 17 Nisan 2018’e tek yön Kolombiya bileti aldık, 2 ay Kolombiya, Ekvador ve Peru’yu çoluk çocuk dolanacağız. Ondan sonrası Allah kerim. Etiyopya projesinden çağırırlarsa sanırım tek giderim. Tacikistan olursa en az 5 yıl Duşanbe’de yaşarız, tekrardan Rusça konuşmaya başlarız. Avustralya işi olursa tadından yenmez. Hiç biri olmazsa B planımız hazır, Temmuz ayında kendimize yeni bir düzen kuracağız. Yani anlayacağın 4 ay sonra nerede yaşayacağımız belli değil. Bundan öte adrenalin var mı? Heyecana gel!

 

Yemekler nasıl? Özellikle Namibya mutfağını çok merak ediyorum.

Yemekler genelde et üzerine. Ülkedeki insan nüfusundan çok daha fazla dana ve koyun nüfusu var. O yüzden et bol ve ucuz. Dana bonfilenin kilosu 40 TL, kuzu pirzola 35 TL. Ayrıca ülke genelinde springbok, oryx, kudu, eland gibi antilopların etleri sık sık tüketiliyor, ama hepsi de çok yağsız olduğu için antilop eti beni pek sarmadı. Zebra yahni, timsah sote gibi fantazilere de girdim ama hepsini toplasan bir kuzu pirzola etmez. Sebze filan zaten hak getire. Mangalcı Namibyalılar etin yanında sebze diye tavuk yiyorlar. Öyle bizdeki gibi domates biber közlemek nerdeeee. Bir de kuzu çevirme yapıyorlar ki işte bu çok güzel oluyor. İtalyan firmasında çalışmamın da yemek konusunda büyük avantajı var. İtalyanlar bizim gibi eğlenceye ve yemeğe düşkün adamlar. Haftada iki kez odun fırınımız yanar, mis gibi gerçek İtalyan pizzası yeriz. Bir gün de mangal yanar, jumbo karides, kuzu pirzola, dana bonfilemiz eksik olmaz. Cumartesi günleri zaten happy hour, iç içebildiğin kadar. Neticede şantiyede kapalı bir ortamda yaşıyoruz, insanları kaçırmamak için mutlu etmek lazım.

Özlüyor musun?

Ne yalan söyleyeyim Yeni Türkiye’yi pek özlemiyorum. Sadece instagramda her gün yemek paylaşımları yapan arkadaşlarımı gördükçe Türkiye’deki yemekleri çok özlüyorum o kadar. Temmuz Ağustos ayları burası buz gibi olduğu için Özenç ve çocuklar elbette yazın Türkiye’ye veya Amerika’ya gidip 2-3 ay kalıyorlar ama ben yıllık izinlerimi bile Türkiye’de geçirmek istemiyorum. 6 ay önce onları İzmir’e bırakmaya gittiğimde 2 günlüğüne doya doya löplöp turu yaptım, sonra geri döndüm. Türkiye’de zaman geçirmek yerine bol bol Afrika ülkelerini ve lezzetlerini keşfediyorum. 2015’de Botsvana, Zambiya, Zimbabve, Kenya ve Seyşeller’i gördük, 2016’de de Madagaskar, Svaziland ve Mozambik’e gittik. Kapı komşumuz Güney Afrika’yı hiç saymıyorum 13 kere girip çıkmışız.

 

Türkiye’ye dönmeyi düşünüyor musun?

Net bir şekilde söyleyeyim, kısa vadede düşünmüyorum. 2019’da bazı şeyler değişirse 5-10 sene sonra belki olabilir. Hayat standartlarının ve yaşam kalitesinin Namibya’da bile çok daha iyi olduğunu düşünüyorum. Tek başıma olsam belki sıkılırım özlerim ama ailecek yaşayınca çok fazla bir bağımlılık da olmuyor. Annemi babamı elbette özlüyorum ama biz oraya gideceğimize onlar her sene bizim yanımıza geliyor, o konuyu da böyle çözdük. Hem bizleri torunları görüyorlar, hem de 70 yaşından sonra Malezya’ya Namibya’ya seyahat etmek onlara için de değişiklik oluyor.

 

Yurt dışında yaşamak sana neler kattı?

Başka bir ülkede farklı insanlarla birlikte yaşamak, size yeni kültürleri tanıma fırsatı veriyor. Bu bir yemek olur, alışkanlık olur, gelenek olabilir. Sizin kendi ülkenizde ayıp olan şey başka bir ülkede çok normal olabilir. Böylece vizyonunuz ve hoşgörünüz artar, ön yargılarınız azalır. Bence çok gezen kişi, kendisine benzemeyenleri de oldukları gibi kabul eder, farklı yaşamlara saygı göstermeyi öğrenir, kendisiyle ve başkalarıyla barışık, meraklı olur. Tabii bütün bu tecrübeleri kendine saklamak olmaz, bilgi paylaştıkça güzeldir. O yüzden aktif olarak 10 senedir blogda yaptığımız seyahatleri, yediğimiz yemekleri yazıyoruz.

 

Eklemek istediklerin….

Aslını isterseniz bizim hikayemiz sadece istifa edip iş değiştirme olayı değildi, karşımıza çıkan bir macerayı değerlendirme ve farklı hayatlarla tanışıp, bambaşka bir kültürün izini sürme fırsatıydı. Elbette baykuş arkadaşlardan “Kurulu düzen bırakılıp gidilir mi?” “Ya orada işi tutturamazsan?”, “Ya projede sorun olur da 6 ay sonra şantiye kapanırsa?” gibi sorular gelmedi değil. Hepsine kulak tıkayıp, şu iki cümleye odaklandım.

 

Eğer dağa tırmanmazsanız, manzaranın tadını çıkaramazsınız! – Pablo Neruda

Eğer uçmak istiyorsan, seni aşağı çeken her şeyi bırak – Toni Morrison

 

Bu kararı nasıl aldık, neleri riske ettik, neler kazandık, neleri kaybettik, Yeni Türkiye’ye nasıl “Bye Bye” dedik. Biraz daha okumak isterseniz blogda detaylıca anlattık.

Diğer göç hikayelerini okumak için aşağıdaki linke tıklayın…

https://bilinmeyenrota.com/yurtdisinda-yasam/goc-edenler/

 

Çin’e Göç Edenler – Evrim Kanbur

0

Evrim,  Şangay’da yaşayan 34 yaşında bir Türk vatandaşı. Türkiye’de ki hayatını bırakıp, Çin’e göç etti. Tek başına bu süreçleri nasıl atlattı? Sanıldığı kadar kolay mı yoksa zor mu? Çin’de yaşam nasıl? Nasıl oluyor diye öğrenmek için Evrim ile keyifli bir söyleşi yaptık…

Merhaba Evrim,
Seni tanımayanlar için bize biraz kendinden bahseder misin?

Merhaba, Ben Evrim, İstanbulluyum, 4,5 yıldır Çin’in Şangay şehrinde yaşıyorum. Burada uluslararası bir okulun İşletme bölüm başkanıyım. İşimin bir parçası olarak İşletme, Ekonomi, Girişimcilik ve Hikaye Anlatıcılığı (storytelling) dersleri veriyorum. Bir yandan da öğrettiklerimin  sırf Şangay ile sınırlı kalmaması için verdiğim dersleri online kurs olarak yayınlayıp dünyanın her yerinden öğrencilere ulaşıyorum.

https://www.udemy.com/economics-10-principles/?couponCode=BLNMYNRT_TR20

https://www.udemy.com/the-market-forces-of-demand-supply-equilibrium/?couponCode=BLNMYNRT_TR21

Aynı zamanda da yurtdışında komşuluk bağlarını güçlendiren Expat Neighbors platformunun (http://expatneighbors.com ) kurucusuyum. Expat Neighbors’ın toplumda yarattığı değişimlerden dolayı davet aldığım TEDx Çin’de konuşma yapan ilk Türküm.

 

Ayrıca öğretmenliğin vermiş olduğu kış ve yaz tatillerinde de sırt çantamı alıp tek başıma Asya’yı keşfe çıkıyorum. Gurbet hayatımı ve gezilerimde edindiğim tecrübelerimi de

While Travelling blogumda http://whiletravelling.com Türkçe ve İngilizce olarak paylaşıyorum.

Şu an neredesin, nerede yaşıyorsun? Nasıl bir hayatın var?

Bir  metropolitan şehri olan Şangay’dayım ve burada hayat çok hızlı akıyor. Dünyanın en zor pazarlarından biri burası. Şangay aynı zamanda uyumayan şehir olarak bilinir ve insanı parti hayatının içine çekip vaktin nasıl geçtiğini unutturur. Ben farklı bir hayat yaşıyorum, kendi hayatımı kurmak ve hayallerimi hayata geçirmek için uğraş veriyorum. Şangay’ın öyle bir enerjisi var ki insan istediği her şeyi yapabilir. Burada yabancıların enerjisi de çok güzel, köstek olmak yerine destek oluyorlar.  Buraya gelen yabancıların bir kısmı bir süre sonra kendi işlerini başlatıyorlar. Hatta geçen yaz katıldığım Hong Kong Rise Teknoloji Konferansında’da yapılan anketlerden biri “Şangay, yeni Silikon Vadisi mi?” sorusuydu.

Şangay’da güne her zaman erken başlıyorum. Sabahları Çince çalışmak için ideal bir zaman. Sonrasında sabah yürüyüşümü yapıp oturduğum sitedeki anneannelerin tai chi ve jimnastik etkinliğine katılıyorum, anneanne dediğime bakma, çılgınlar, nasıl güçlüler o yaşta. Sonrasında kahvaltımı hazırlayıp yolluğumu da yanıma alıp (öğle yemeğim) 1,5 saat uzaklıktaki okuluma gidip derslerimi veriyorum. Günde 3 saatimi yolda geçirince blog yazılarımı da yolda yazıyorum.  Ders aralarında yakınlardaki ormana ya da tapınağa yürüyüşe gidiyorum ve gördüklerimi instagram hesabımdan paylaşıyorum. Okuldan sonra yüzmeye gidip 4,5 yılda aldığım ağırlıklardan kurtuluyorum. Sonrasında da online kurslarımı hazırlayıp, Expat Neighbors için çalışıyorum. Bu kadar yoğun bir tempoya rağmen erken yatmayı başarıyorum. Hafta sonu yine spor, arkadaşlarla brunch, Expat Neighbors için çalışmaya devam ve online kurs hazırlamakla geçiyor. Ayrıca her ay bir hafta sonunu Çin’in yakın şehirlerine ya da komşu ülkelere yaptığım gezilere ayırıyorum.

Bu arada 2 sene önce yavru bir sokak kedisini son anda ezilmekten kurtardım. Ona yuva ararken avucumda uyuyakalmasından sonra Ginger adını verdim ve o da benim yolculuğuma ortak oldu. Sonra yağmurda sırılsıklam olmuş titrer halde yapayalnız bulduğum minnoş bir yavruyu da Ginger evlat edindi. O günden beri evin kapısını açtığımda koşa koşa beni karşılamaya gelen Ginger ve Chitosla yola devam ediyoruz.

Özellikle insan kendi işini kurduğu zaman haftanın her günü, 7/24 süren bir yolculuğa çıkıyor aslında. Expat Neighbors’dan dolayı Şangay’da ve diğer 3 büyük Asya şehrinde 4binden fazla insan tanıyorum, hatta bazen insanlar gelip “Evrim biz seni duyduk!” diyorlar, insan bir kalıyor, yahu kimden duydun hahah ya da ben taksi beklerken o sırada başka taksiden “Evrimmm” diye bağırıp durup beni alan komşularımız var hahaha çok ilginç bir his. Düşünsene 4,5 sene önce bu koskoca şehirde hiç kimseyken, şimdi böyle güzellikler oluyor. Bu arada Expat Neighbors’ı sırf Türkler için bir platform zannedenler var, topluluğumuzda Türklerin sayısı 5’i geçmiyor ne yazık ki ama gelen Türk arkadaşlarımdan bana “Şangay’ın muhtarı” diyen de var, “bazı kurumların yapamadığını sen yapıyorsun” diyen de. Ama çok yorucu bir tempo ve büyük fedakarlıklar istiyor. Yan gelip baba parası yiyen biri olmadım (aldığım klasik çemkirme mesajları), çalışıp üretmediğim zamanı boşa giden bir gün olarak görüyorum. Bu yoğun tempodan dolayı da kış ve yaz tatillerinde seyahat şart oluyor. Bunu da plajda güneşlenmek olarak görmüyorum, daha çok tecrübe odaklı seyahat ediyorum çünkü seyahat öğrendiğim, beslendiğim ve getirdiklerini işime, hayatıma yansıtabildiğim harika bir deneyim.

https://www.instagram.com/p/BZQ_suehAqu/?taken-by=whiletravelling

 

Çin’e  göç etmeden önce nerede yaşıyordun? Neler yapıyordun?

Çin’e göç etmeden önce İstanbul’da yaşıyordum ve açık olmak gerekirse o dönem çok zorlu bir dönemdi. Bununla ilgili detaylı bir yazı yazacağım. O zamanlar büyük bir Amerikan şirketinde iş geliştirme müdürü ve sonrasında ödemeler Türkiye müdürü olarak görev yapıyordum ve sabahlara kadar çalışıyordum. Aynı zaman diliminde ilk defa evden ayrılmış ve şirkete yakın oturuyordum. Sonra evrenin HAYDİİİİİ demesi ile hayatım değişti, derinleşti ve yeni bir Evrim doğdu.

Çin’e göç etmeye nasıl karar verdin?

Üniversite yıllarında kendime bir söz vermiştim. 30 yaşından önce bir süre de olsa yurt dışında yaşayacaktım. Bunu uzun yıllar erteledim. Bazen bu öyle bir boyut kazanıyor ki sen kendin bu sözü tutmuyorsan evren seni öyle ya da böyle itiyor, kendi hayallerine, isteklerine, özüne doğru kalmanı istiyor sanırım. Ben de o zamanlar bir öğrenme açlığı oluşmuştu. Görüşü sınırlı, kafa yapıları yapamazsıncı olanlar beni fazlasıyla sıkmaya başlamıştı. Yeni bir bebek gibi her şeyi sıfırdan öğrenebileceğim bir yere gitmek istedim. Amerika ve Avrupa böylece seçeneklerden çıkmıştı. Güney Amerika ekonomisi ve güvenliği açısından ilk tercihim değildi. Böylece rotam Asya’ya çevrildi. Asya ülkelerinden de Çin benim odak noktam olmuştu, tam bir kara kutuydu benim için. Dilini, kültürünü bilmediğim ve kimseyi tanımadığım bir yerde, o zamanlar 14 milyonluk nüfuslu bir şehirde, tek kelime ile bir yabancı olacaktım.

Cambridge Üniversitesi’nden öğretmenlik derecemi aldım ve uzun uğraşlar sonucu Şangay’dan  gelen teklif ile yola çıktım. Çin’in illa şu şehrine gitmeliyim diye bir fikir yoktu kafamda ama siz kendinizi gece gündüz amacınıza adadığınızda ve minik adımlarla, minik ellerle kapıları zorlamaya başladığınızda olaylar değişmeye başlıyor ve sizin yetersiz kaldığınız zamanlarda da evren sizin için doğru olan kapıyı aralıyor ve siz var gücünüzle o kapıyı ardına kadar iterek o kapıdan koşarak giriyorsunuz.  

Çin’de işlere başvururken de çok zorluklarla karşılaştım. Teklif almadan önce de benim için anlamı ve zamanlaması çok önemli olan bir rüya görmüştüm. Okyanusun ortasında Çin tipi geleneksel bir kayıktayım ve kafamda da Çin yapımı bir şapka var. Etrafım kalın bir sis tabakası ile kaplıydı. “Nereye gitmeliyim?” diye düşünürken bir anda sis kalktı ve karşımda Çin ana karası belirdiği an küreklere asıldım. Bu rüyanın ardından Şangay teklifi geldi. Hazırlıklardan sonra Şangay’daki yeni hayatıma doğru yol aldım ve böylece Çin’e göç ettim. 

Ben, insanın hayalleri değil, hayallerin insanı seçtiğine inanıyorum.  Bu anlamda Şangay beni çağırdı. Burada öğrendiklerim, geldiğim kültürle bağlantılı kurduğum platform, değiştirdiğimiz hayatlar, gizli kalmış keşfettiğim yeteneklerim hepsinin ortak bir noktası var ve elbet buradan da daha nice maceralar çıkacak.

https://www.instagram.com/p/BaputH2hYRv/?taken-by=whiletravelling

 

Çin’de yaşam nasıl? Bize çok uzak bir ülke ve kültür, yaşamda farklılıklar var mı?

Çin’i sevmek ve nefret etmek el ele olan duygular. Zor bir ülke, dilini bilmek yetmiyor, kültürleri ve kafa yapıları çok çok farklı. Benzerlikler pek tabi var, hatta bunlar bazen insanı güldürüyor ama ülkede yaşamak, ayakta kalmak, odağı kaybetmemek sürekli çaba istiyor.

Önce benzerliklerden bahsedelim. Şöyle diyelim metrobüse bindin ve yüksek sesle telefonda konuşan bir amca var, buradaki metrolarda bunlardan daha da fazla var ya da araya kaynak yapma konusunda da bize baya benziyorlar. Sıra beklemek için sabırları çok yok, ama tek farkı buradakiler masum köylüyü oynuyor hahaha. Diğer bir benzerlik bizde metrobüste yaşanan koltuk yarışı burada kendini metroda gösteriyor. Şangaylı anneanneler He-Man gücündeler, seni savurup o koltuğa geçiyorlar. Genç olsa laf edeceksin ama yaşlı olduğu için o güce şaşırıp kalıyorsun. Artı, pazarlık burada da var ama çok daha şirin, hesap makinesini uzatıp en son ne verebilirsin diye sana soruyor, sen de böyle kalıyorsun hahaha. İşler tanıdıkla yürüyor, iş yapmak istediğiniz kişi yakın arkadaşınız, akrabanız ya da güvendiğiniz birinin arkadaşı değilse işler biraz daha zorlaşıyor.

Farklı yanları çok. Örneğin iş için her şeyi yazılı almanız sizin iyiliğinize. Burada sonradan “ben onu demedim” ya da “hatırlamıyorum onu dediğimi” diye dönenleri çok gördüm ki iş hayatında bu akıl alacak şey değil, o yüzden ne olursa olsun verilen sözleri, kararları yazılı almak mühim. Bu herkes için geçerli değil bu arada, çok yakın Çinli arkadaşlarım var ve onlardan böyle bir şey görmedim ama sonuçta yabancı ülkede yaşayan bir yabancı olarak kendinizi korumanız mühim.

Onun dışında şehirde kılıcıyla dolaşan bir sürü kungfu ustası Çinli var. Bunu Türkiye’de düşünemiyorum. Ülkede bireysel silahlanma yasak ama bu tür aletler dövüş sanatlarının bir parçası olduğu için ve gösteri amaçlı kullanıldığından sorun yok.

Hava kirliliğini önleme üzerine çok ciddi çalışmalar var ama hava kirliliğinin toplumda yarattığı boğazı temizleme alışkanlığına alışmak uzun sürüyor. Şangay’ın göbeğinde otursam da dışarı çıktığımda yaşlısından gencine, kadınından adamına herkeste bir tükürme durumu var. Boğazını derinden temizleyip ne varsa sokağa bırakıyor, bunu korku filmlerinde efekt yap kesin tutar o derece hahaha. Buna karşın sen burnunu mendille sildiğinde tiksiniyorlar.

Ayrıca Şangay dünyanın en güvenli şehri. 15 gün kadar daire kapımızı kilitlemediğimiz bir zaman olmuştu. Kapı kolunu açıp içeri girebiliyordun ama hiçbir şey olmadı. Kızlar bazen iç çamaşırları gözükecek kadar kısa eteklerle dışarı çıkıyorlar ama kimse dönüp bakmıyor. Pardon yanlış oldu, bazı ülkelerden gelenler yabancılar gözlerini alamıyor tabi.

Şangay’da toplu taşıma sistemi çok gelişmiş; yerin altında ve üstünde örümcek ağı gibi metro sistemi var. Tokyo ve Şangay metro ağı uzunluğunda yarışıyorlar, şu an için bayrak Çin’in. Metronun ulaşmadığı yerlere de giden otobüsler mevcut. Bununla birlikte taksiler ve buranın Uber’i olan Didi ve bisiklet paylaşım platformu da bu şehri yaşanır kılan, hayatı kolaylaştıran özelliklerden biri.

Farklılıklar konusunda söylenecek çok şey var ama son olarak şuna da değineyim. Bir Vietnam olmasa da burada bisiklet sürmek, motor kullanmak için duyularınızın çok gelişmiş olması gerekiyor. Önünüze kıranlar, bir anda yolun ortasında durup cep telefonunu kontrol edenler, ayağınıza milim kala vıınnn diye geçen motorlar daha neler neler, kendinizi adeta bilgisayar oyunundaymış gibi hissettiriyorlar, nereden ne gelecek diye psikopata bağlıyor insan.

 

Çin’de yaşamak için gerekli izinleri almak nasıl? Tüm bu süreç nasıl işledi? Yaşadığın sıkıntılar oldu mu?

Çin 2016 itibari ile Türklere bireysel vize vermeyi durdurdu. Grup vizeleri son derece pahalı ve gurubun beyan ettiği aktiviteleri gerçekleştirip gerçekleştirmediğini görmek için de grubun peşine polis takıyorlar. Ben 2013 Ağustos’da geldiğimde durumlar bu kadar sıkıntılı değildi. O zaman turist vizesi ile gittim. Belgelerimin hazırlanması ve oradaki sağlık raporunun çıkması için gerekli bir süreçti. Bir ay sonra buradan Hong Kong’a çalışma vizemi almak için gittim.

Bu arada Çin havaalanında da şöyle garip bir durum oldu, ben Çin’de 1 gün fazla kalmışım, okul bana şu gün git dedi ben de ona uydum. Pasaport kontroldeki polis memuru bana ülkede bir gün fazla kalmışsın deyince başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Durumu anlattım ve neyse ki polis anlayışlı biri çıktı ama bir yandan da uyardı, bir daha olmasın yoksa ceza ödemek zorunda kalırsın diye. Şu an bu durumda olanları sınır dışı ediyorlar. Yetmezmiş gibi tam uçağa binerken durduruldum, bu kadar da olmaz durumundayken bana “sizi upgrade ediyoruz, business uçacaksınız” dediler. Neden, ne oldu soruları sormadım direkt business bölümüne geçtim. Emirates ile uçmuştum ve harika bir tecrübeydi.

Hong Kong’taki ikinci günümde konsoloslukta da beni durdurdular, Türkler buradan vize alamaz, çalışma vizesini almak için Türkiye’ye gitmeniz gerekli cevabını aldım. Niye, neden, nasıl olacak sorularının cevabını alana kadar ben bir güzel Hong Kong’u da gezmiş oldum ve sonuç olarak çalışma vizemi almak için Türkiye’ye uçtum. Türkiye’de ancak 3 haftanın sonunda çalışma vizemi aldım ama bu 3 hafta boyunca Şangay’da okul devam ediyordu. Benim yerime Amerikalı geçici bir öğretmen buldular. Şangay’da İngilizce konuşulan ülkelerden gelenlere karşı bir hayranlık var ve genelde diğer ülkelerden gelenlerin önünde tutuluyor. Bu vatandaş benim okulu ve pozisyonu çok sevmiş ve okula “o geri gelmesin, zaten Türkiye gibi küçük bir ülkeden geliyor, beni tutun” demiş!!!! Neyse ki okulun başındaki adam bu teklifi kabul etmeyip sözleşmemize sağdık kaldı.

Bir kez çalışma vizesi aldığınızda, süresi geçmeden yeniletmek o kadar da zor değildi ama 2016’dan itibaren işler zorlaştı. Vietnam tatili dönüşü Şangay’a geldim, havaalanında pasaport kontrol polisi beni geçirmiyor. Bana “öğretmen olduğunu kanıtla” diyor. Hoppala, zaten bütün dökümanlarım elinde ama yine de “kanıtlamadan geçemezsin” diyor. Sağa bakıyorum sola bakıyorum Afrikalı, Hintli, Arap geçiyor, ben bekletiliyorum ki ülkedeki 3.senem. Telefonuma uzandım ve neyse ki telefonumda sınıfta çekilmiş olan fotoğraflarım kalmış, onları gösterdim. Telefonu elimden aldı ve sınıftaki fotoğraflardan ziyade fotoğrafları kaydırıp Vietnam fotoğraflarına bakmaya başladı. Üstüne bir de “çok güzelsin” deyip şimdi geçebilirsin dedi. Böyle bir muamele görmek beni çok üzdü.

Takip eden yıl ise işler buradaki Türkler için daha da zorlaştı. Geçen sene vizemi yenileme sürecini başlatmışım, elime 7 gün içinde yeni vizemin verileceğini söyleyen pasaport yerine geçen kırmızı kaşeli bir belge verilmişti ama gece yarısı kapıma polis geldi. “Öğretmen hanım, vizeniz dolmuş hala neden burdasınız? Lütfen benimle gelin.” demez mi adam. Bana verilen belgeyi adama uzattım. Bu belge de Çince bu arada. Buna rağmen polis kapımın önünde bir saat belgeye bakarak telefonda biriyle konuştu, ben de kapıda dikili kaldım. Sonra “tamam sorun yok” deyip gitti. Vizem çıkmadan önce de karakola çağrıldım. Okuldaki insan kaynakları ile karakola gittik ve bizi garip bir odada tavandan sarkan kameranın gördüğü  köşeye oturtup zaten bildikleri soruları bir saat boyunca tekrar sordular. Yıldırma taktikleri bunlar. Çinlilerle evli Türk arkadaşlarım var, onların durduk yere vizeleri iptal edilmiş, oteller zinciri olan iş adamlarının ve de bazı restoran sahiplerinin vizeleri de aynı şekilde bir gecede iptal edilmiş. Yani durum gözüktüğü kadar kolay değil ne yazık ki, umarım düzelir.

Çin pasaportunun Türk pasaportuna göre avantajları var mı?

Çin pasaportunun şu an hiç bir avantajı yok. Her ülkeden vize almak zorundalar.

Çin vatandaşlığı alacak mısın?

Çin, uzun seneler ülkede kaldın diye vatandaşlık vermiyor. Çifte vatandaşlık sistemi yok, seçim yapmak zorundasın. Burada yabancılar ev de alamıyor. Yani birinci gün de yabancısın, 10. yılda da yabancı statüsündesin. O yüzden yabancılar öğreneceklerini öğrendikten sonra ülkeden ayrılıyorlar.

 

Keyifler nasıl?

İstediğim hayat tarzını yaratmak için çalışmalarıma devam ediyorum, bu anlamda zamanımı daha etkin kullanmak için  eğitimlerimi online’a taşımaya devam ediyorum. Özellikle ülkemizde eğitim sistemindeki değişiklikler, kişilerin kaliteli online kurslara ihtiyacını gittikçe artırıyor. Bu anlamda da bir fayda sağladığımı düşünüyorum. Bir yandan Expat Neighbors olarak kendi platformumuza geçtik, onun çalışmaları devam ediyor. Ayrıca bu kış tatilinde nereye gitsem planları yapıyorum.

Nasıl besleniyorsun? Daha çok Çin mutfağı ağırlıklı mı yoksa başka mutfaklardan mı? Yemekler nasıl?

Şangay’da dünya mutfaklarını sunan restoranların sayısı gün geçtikçe artıyor. Bu yüzden Japon, Hint, Meksika mutfağı yani canın istediğinde hepsine ulaşabiliyorsun ama kolay ulaşamadığın şeyler var ki onlar da peynir, simit, yoğurt, sucuk… Burnumda tütüyor hepsi.

Uzun yıllar hep dışarıdan yemek söyledim ya da dışarıda yedim, çoğu zaman günde tek öğünle idare ettim. Bu durumda da bünye yavaşlayıp hop +25 kilo geldi. Bu yaşam tarzının sürdürülebilir olmadığını anlayınca Aralık 2017 itibari ile sağlıklı hayata geçiş yaparak kendi pişirdiğim yemeklerle ve yüzmeye ayırdığım zamanla güzel bir rutin oluşturdum ve bu şekilde de bir ayda 5 kilo verdim.

Çin mutfağına gelince her eyaletin ve şehrin kendine özgü yemekleri var. Şangay mutfağı şekerli olması ile biliniyor ama Sichuan mutfağı insanı acıdan kıvrandıracak kıvama getiriyor. Çin yemeklerini genelde seviyorum, acılı yemekleri bile güzel ama alışması zor. Hele kokan tofu dedikleri bir yemek var, kokmuş çorap gibi kokuyor. Denedim ama çok şey kaçırmamışım zaten.

Çin’de konu yemek oldu mu kafalarında tilki dolaşan çok insan var, ne yapsam ne etsem de bu yemeğin maliyetini düşürsem diye. Ortaya da o zaman kızartma yağı olarak makina yağı, yapay etler, plastik marullar vs çıkıyor o yüzden sokakta yerken dikkat etmekte fayda var.

 

Özlüyor musun?

Özellikle geçen Ağustos’ta Türkiye’den döndükten sonra özlem arttı. Burada 5.yılına girenler orta yaş krizi gibi bir sorgulama içine giriyorlar.

Türkiye’ye dönmeyi düşünüyor musun?

Düşüncelerimden biri de bu. Annem için, ülkem için aklımda dönmek var. Hiçbir zaman “haydi ben bir daha gelmem” diyerek ayrılmadım. Odak noktam hep yeni şeyler öğrenmekti, sınırlarımı aşmaktı, fark etmeden de olsa kendi kendimi kutuya soktuğum her türlü sınırlayıcı düşünceden kurtulmaktı. Aklıma koyduğum çoğu şeyi başardım. Bu yılla birlikte yeni bir karar vereceğim, bakalım.

Eklemek istediklerin…

Buradaki hayat kolay bir hayat değil. Çin’in Türkiye’den farklı olduğu çok konu var ama buraya gelmeyi kafaya koyan biri bu farklılıklara çok odaklanmamalı çünkü demotive olmak kolay ve hayatı zorlaştıran bir durum, yok o yemeği yiyemem yok buna katlanamam. Konfor alanını istiyorsan zaten alıştığın düzenden niye çıktın diye sormazlar mı? Ben buraya arkamda bir şirketle gelmedim. İnan o çok daha kolay çünkü o durumda arabanı da veriyorlar, evini de tutuyorlar, bir sıkıntında hop yanındalar. Ben burada evsiz de kaldım, aç da kaldım, scooterla giderken araba da çarptı ki sözleşmeme göre kaza sigortamın yapılmış olması gerekiyordu, bu vesile ile unutulduğunun da ortaya çıktı. Ama bu süreçlerde hep yeni bir yolun kendini göstereceğine ya da bu yolu bulacağıma inandım ve öyle de oldu. Evrene güvenerek bilinmeze atladım, ya kanatlarım çıkacaktı ya da evren beni tutacaktı. O yüzden diyorum ki farklılıklar, uzaklıklar ve zorluklar kişinin saklı kalmış yeteneklerini su yüzüne çıkarıp kişiyi güçlendirerek duvarları kapıya dönüştürmesini sağlar, kişinin yaratıcılığını tetikleyerek yepyeni bir hayat kurmasına imkan verir.

 

Diğer göç hikayelerini okumak için aşağıdaki linke tıklayın…

https://bilinmeyenrota.com/yurtdisinda-yasam/goc-edenler/

 

Takip Edin

54,549BeğenenlerBeğen
28,357TakipçilerTakip Et
5,352TakipçilerTakip Et
9,690AboneAbone Ol