Ana Sayfa Blog Sayfa 11

Malta’ya Göç Edenler – Ahmet Emin Şensoy

5
Malta

‘Rahat Yazar’ adlı bloguyla sosyal medyada tanınan Ahmet (27), Malta’da yaşayan bir Türk vatandaşı. Türkiye’de ki hayatını bırakıp, Malta’ya göç etti. Tek başına bu süreçleri nasıl atlattı, kolay mı yoksa zor mu? Nasıl oluyor diye Ahmet ile keyifli bir söyleşi yaptık…

 

Merhaba Ahmet
Bize kendinden kısaca bahseder misin?

Doğuş Üniversitesi Endüstri Mühendisliği bölümü mezunuyum. 2011’de üniversite bittikten sonra askerliği erteletip, çalışma hayatına atıldım. Bugüne kadar televizyon kanallarında (star tv, world travel channel) ve ajanslarda editörlük, sosyal medya yöneticiliği gibi işler yaptım. Blogum www.rahatyazar.com sayesinde birçok seyahatlere, davetlere gittim. Ünlülerle dolu lansman partilerinde yer aldım. Yurt dışına yerleşmeden once Suriye sınırında asteğmen olarak görev yaptım. Böyle hareketli bir sosyal yaşantıdan sonra, sınırda savaş olduğu dönemde askere gitmeye kimse cesaret edemezdi bence.  

 

Şuan nerede yaşıyorsun? Nasıl bir hayatın var kısaca tarif edebilir misin?

İki yılı aşkın bir süredir, İtalya’nın altında küçük bir ada ülkesi olan Malta’da yaşıyorum. İstanbul’da ki hareketli yaşantımdan sonra, özellikle yazın kalabalıklaşan küçük ada ülkesinde yaşamak ilginç oldu. Hep bir tatildeymişim hissi, ama bir yandan da iş yoğunluğu.

Aslında rahat bir işim var ama değişik çalışma saatleri yorucu olabiliyor. Avrupa’da yaşamanın iyi yanı, fazla çalışma saatlerinin bedeli her zaman ödeniyor. Yıl içinde toplamda bir aya yaklaşan tatil hakkım var. Schengen ülkesi ve burada oturma iznim olduğu için vize derdim yok. Üç ayda bir farklı ülkelere seyahat etmeye çalışıyorum.

 

Hangi ülkeleri gezdin?

En çok İtalya’ya gittim. İlk gittiğim yer Sicilya adası oldu. Roma’yı ezberledim diyebilirim. Geçen ağustosta Almanya’da Berlin’e gittim.


Malta’ya göç etme fikri nereden çıktı? Neden Malta?

Başta dediğim gibi İstanbul’da ki hayatımdan memnundum aslında ama askerlik sonrası elime para geçmişken yurt dışında dil okulu aramaya başladım. Tercihim Türkiye’ye hem yakın hem de popüler bir ada ülkesi olduğundan Malta oldu. Fazla düşünecek zamanım yoktu ve google’da rastgele bulduğum bir danışmanlık şirketi aracılığı ile üç aylık dil kursuna geldim.

Malta’da dil okuluna kabul edilmek kolay mı?

Fiyatlar diğer ülkelere gore daha uygun ve vize için gerekli evrakları hazırladığınızda hemen öğrenci vizesi ile bir okula kaydolabiliyorsunuz. Zaten tüm evrakları hazırlama işlemlerimde bulduğum aracı şirket  bana yardımcı oldu.

 

Malta dil okulu

Malta’ya göç süreci nasıl ilerliyor, anlatabilir misin?

Temmuz-ekim ayları arasında dil okuluna gelmiştim. Malta’da dil okulu zamanı eğlenceli geçiyor. Birçok ülkeden insanla tanışıyorsunuz. Okul bitince İstanbul’a döndüm ve hatta bir reklam ajansına girdim. Malta’da bir şirkete CV atmıştım ve İstanbul’da iken aniden beni aradılar. Skype ile iş görüşmesi yaptık ve işe kabul edildim. Sonrasında çalışma iznine başvuru süreci başlamış oldu. Malta’dan haber gelince çalıştığım işi bıraktım. Cuma günü işten ayrılıp, pazar günü Malta’ya taşındım ve yeni bir işe başladım. Bayağı ani oldu yani Malta’ya göç süreci benim için. 

 

Bu süreçte yol almak nasıldı? Yaşadığın sıkıntılar oldu mu?

Çalışma izni almak kolay değil. Tabi bir de Avrupa ülkesi olunca aylarca bile beklemek zorunda kalıyorsunuz. İnternette araştırma yapıp, yurt dışına yerleşenlerle konuştuğumda bana hep olumsuz cevap verdiler. 15 ay çalışma izni bekleyenler, hatta o izni hiç alamayanlar da oluyor. Şükür ki ben şanslıydım belki bana söz verdikleri gibi üç ayda çalışma iznim geldi. Bunda şirketin önemi büyük. Büyük şirketler bu süreci hızlandırıyor. Malta’da çok sayıda oyun şirketi var ve türkçe konuşan elemana ihtiyaçları oluyor. Anca bu tarz şirketler size çalışma izni veriyor. Onun haricinde herhangi bir şirkette çalışamazsınız. Şirketin Türk elemana ihtiyacı olması gerekiyor ki yurt dışında çalışma izni alabilesiniz.

Bu izinler için bir sürü evrak işi var. Avrupa standartlarında hazırlanmış CV ve diğer tüm belgeler için noter onaylı ingilizce çeviri vs. bir sürü şey  istiyorlar. Dil okulu sayesinde aslında biraz cesaret kazandım. Tanıştığım her insana ‘burada nasıl iş bulunuyor?´diye sormasam hayatım değişmezdi. Önceden yurt dışında yaşayacağımı söyleseler hayal gibi gelirdi. Bir şeyi isteyip, onun için uğraştığınızda zor olmuyor.


Keyifler nasıl?

Güzel. Arada İstanbul’a gidip geliyorum. Burası ikinci ülkem gibi oldu.

Malta’ya göç

Hep korkulur ikinci sınıf insan muamelesi görmekten, başına böyle bir şey geldi mi?

Malta Akdeniz ada ülkesi olduğu için insanları samimi ve iyi davranıyorlar. Bugüne kadar olumsuz bir yanlarını görmedim. Sadece ada ülkesi olduğundan biraz rahatlar sanki. Bizdeki gibi koşturma, stres ve bir yere yetişme telaşı yok. Küçük ada olduğundan ülkenin bir ucundan bir ucuna gitmek en fazla 40 dakika sürüyor. Bayağı da Türk var zaten o yüzden buraya gelen biri yabancılık çekmiyor.



Özlüyor musun? Türkiye’ye dönmeyi düşünüyor musun?

Tabiki. Birkaç ayda bir Türkiye’ye gidip geliyorum. Sonuçta çok uzak bir ülkede değilim. Bir dönem ‘ne zaman geleceksin?’ diyen arkadaşlarım, ülkede darbe girişimi olduğunda ‘gelme’ demeye başladılar. Terör olayları oldu. Havaalanımız bile saldırıya uğradı. Neyse ki o üzücü günler geçti. Şimdi ekonomi çalkantılı. Umarım iyiye gider. Türkiye’de bence hizmet, otelcilik, yeme-içme ve eğlence sektörü gayet iyi. Son yıllarda turizm etkilendi. Fakat ben her seferinde tanıştığım yabancılara ülkemin görmeye değer bir yer olduğunu hatırlatıyorum.

Ne zaman döneceğimi bilmiyorum. Farklı ülkeler görme merakı ve vize rahatlığı en büyük motivasyonum.

Malta’da yaşam

Malta vatandaşlığı alacak mısın?

Yıllarca yaşayıp vatandaşlık alamayan da duydum. Malta vatandaşlığı almanın prosedürlerini bilmiyorum. Sadece beş yıldan fazla kalırsam oturma iznimi daha çok uzatıyorlar ve her yıl yeniletmem gerekmiyor diye biliyorum. Çalıştığım sürece sorun yok.

Teşekkürler. Son olarak ne söylemek istersin?


Ben teşekkür ederim. Bana her sosyal ağdan Malta ve yurt dışında yaşamak ile ilgili çok soru geliyordu. Senin aracılığınla hepsini cevaplamış oldum.

Rahat Yazar Malta’daki yaşamını youtube, instagram ve facebook üzerinden aktarıyor. Malta hakkında bilgi edinmek isteyenler kendisini takip edebilir.

 

Youtube : https://www.youtube.com/user/RahatYazarTV

Instagram : https://www.instagram.com/rahatyazar/

Fb : https://www.facebook.com/rahatyazar/

 

Göç hikayelerinin devamını buradan okuyabilirsiniz.

https://bilinmeyenrota.com/yurtdisinda-yasam/goc-edenler/

 

 

Slovakya’ya Göç Edenler – Pınar Ünal

3
Slovakya

Pınar 33 yaşında Bratislava’da yaşayan bir Türk vatandaşı, benim üniversiteden yakın arkadaşım. Türkiye’de ki hayatını bırakıp, Slovakya’ya göç etti.Tek başına bu süreçleri nasıl atlattı, kolay mı yoksa zor mu? Nasıl oluyor diye Pınar ile keyifli bir söyleşi yaptık…

Merhaba Pınar,
Bize kendinden kısaca bahseder misin?

Merhaba Tuğçecim. Senin de belirttiğin üzere 33 yaşında Bratislava’da yaşayan bir Türk vatandaşıyım. Doğayı, yürüyüş yapmayı, insanları dinlemeyi, bir kitap veya tatlı bir sohbet eşliğinde kahve içmeyi, cips-bira-film-battaniye dörtlüsünü, oyuncakları ve arkadaşlarıma yemek yapmayı (özellikle makarna salatası) çok seviyorum. Ege Üniversitesi İktisat bölümü mezunuyum. 6 yıldan uzun bir süredir Bratislava’dayım. Erkek arkadaşımla beraber yaşıyorum. Çok sevdiğim kutu gibi evimiz var çatı katında. Çatı katlarını hep çok sevmişimdir, asimetrik tavanlarından kaynaklı sanırım. Bir bilgisayar firmasının Bratislava ofisinde çalışıyorum. Aslında ne iktisat okumayı hayal etmiştim, ne Bratislava’da yaşamayı, ne de bir teknoloji firmasında beyaz yakalı olarak çalışmayı.. Psikolog yada Anaokulu öğretmeni olmak istiyordum. Hayat işte!  Ama tercihlerimizin ve tesadüflerin hayatımıza yön verdiğini düşünüyorum. Bu nedenle şu an yaşadığım hayattan gayet memnunum.

Peki Slovakya’ya göç etme fikri nereden çıktı? Neden Bratislava?

Slovakya’ya göç etmek gibi bir fikrim yoktu aslında. 2009 yılında, Slovakya’nın başka bir şehrinde Stara Lubovna’da Avrupa Gönüllü Hizmeti yaptım. 11 aylık bir projeydi, hayatımı değiştirdi. Kendimi tanımamı sağladı, sınırlarımı görmeme yardımcı oldu. Çok bilinmeyen küçük bir ülkenin ( Slovakya herkes Çekoslovakya diye biliyor hala yada Slovenya ile karıştırılıyor) küçücük bir şehrinde tek başına 11 ay, her türlü zorluğuna rağmen her dakikasına değerdi. Şimdi bütün deneyimlerini silelim, gel bir daha yap deseler koşa koşa giderim. Ama artık yaşım tutmuyor maalesef. Proje sonrası Türkiye’ye döndüm ve her üniversite mezunu Türk genci gibi iş aramaya başladım. Çok isteksizdi iş arayışım, gözüm hep dışarıda  hep projelerdeydi. Büyüdüğüm şehir İzmir bana dar gelmeye başladı. Şansıma 3 ay sonra Macaristan’da kısa süreli başka bir AB projesi denk geldi. Koşa koşa ona katıldım. Fark ettim ki, böyle projelere katılırken vize alabilecek miyim, vize başvuru süreci, evrak, valiz hazırlama, yeni yerler görmek, yeni insanlar tanımak inanılmaz bir keyif ve heyecan veriyor bana. Macaristan’dan dönerken uçakta anlamıştım; Türkiye’de çalışmak istemiyordum, başka bir yere gitmek istiyordum. Sadece nasıl, ne zaman onu bilmiyordum.

İş arayışlarımı Avrupa üzerinde yoğunlaştırdım, iki üç pozisyona başvurdum ama hep vize ve çalışma izni engeline takıldım. Tam umudumu yitirmek üzereydim hatta KPSS kitapları alıp çalışmaya başlamıştım o derece sonra Bratislava’da şu an çalıştığım firmadan telefon ettiler. Böylece Slovakya’ya göç etme süreci başlamış oldu. Olurdu olmazdı derken çok uzun bir çalışma izni bekleme sürecinden sonra Bratislava’ya geldim. Normalde 1 Şubat 2011 de çalışmaya başlamam gerekiyordu. Benim ise başlama tarihim 15 Temmuz 2011 oldu. Sanırım bu bürokrasinin Slovakya’da nasıl işlediği konusunda biraz fikir veriyor.

Slovakya’ya göç etmeden önce nerede yaşıyordun, neler yapıyordun?

Slovakya’ya göç etmeden önce İzmir’de, ailemle birlikte yaşıyordum. Tatlı bir üniversite hayatım vardı, kuzenlerim ve arkadaşlarımla birlikte. Sonrasında malum klasik iş arama telaşı.

AGH’den bahsettin. AGH nedir, kısaca anlatabilir misin?

slovakya

Avrupa Gönüllü hizmeti(AGH), 17-30 yaş aralığında gençlerin 1 yıla kadar Avrupa`da bir ülkede gönüllü faaliyetlerde bulunması. Bu gönüllü faaliyetler genellikle her şehirde bulundan Avrupa Birliği Konseyi ile anlaşmalı vakıf veya gönüllü kuruluşların geliştirdiği projeler. Kuruluşlar projelerini geliştirip AB Konseyine sunuyorlar. Onaylanan projeler AB’nin AGH havuzuna düşüyor. Aklanıza gelebilecek her türlü gönüllü aktiviteyi kapsıyor AGH; ağaç dikimi, tarla bakımı, çocuklara becerilerini geliştirecek aktiviteler düzenlemek, resim kursu, müze güvenliği aklıma gelen bazı örnekler. Benim Avrupa gönüllü hizmetim, boş zaman aktiviteleri merkezinde çocuklara ve yaşlılara ingilizce dersi vermek, Stara Lubovna’da çocuklara yönelik sosyal aktiviteler düzenlemek, yüzme derslerinde çocukları kontrol etmek ve dans hocasıyla beraber çocuklara modern dans figürleri göstermekti.

AGH’ye katılım için yaş dışında herhangi bir sınırlama yok. İngilizce bilgisini kolaylık açısından tercih ediyorlar ama zorunlu da değil. Benim çalıştığım kuruluşta sadece 2 kişi İngilizce biliyordu mesela. Ama İngilizce bilmeyenlerle de iletişim kurmakta güçlük çekmedim. Vücut dili evrensel. Hatta çok tatlı insanlardı beni Slovakça öğrenmeye tatlı bir şekilde teşvik ettiler.

Slovakya’ya göç nasıl ilerliyor, bu süreçte yaşadığın sıkıntılar oldu mu, anlatabilir misin?

Çok kolay değil hatta zor ve sabır gerektiren bir süreç diyebilirim ama bir o kadar da heyecanlı ve zevkli. Süreç ülkeden ülkeye ve yerleşim sebebine göre değişiklik gösterebiliyor ama yaşadığım, gördüğüm ve duyduğum kadarıyla hepsinin üç aşağı beş yukarı belirli sıkıntıları var. Benim yaşadığım en büyük sıkıntı bürokratik sıkıntılardı. Dediğim gibi en başında 6 ay boyunca çalışma izni bekledim, evraklarım kayboldu, vize başvurum unutuldu gibi gibi. Eğer çalışma amaçlı gidiyorsanız, çalışma iznine başvururken yaşayacağınız ülkede değilseniz işlemler olduğundan bile yavaş ilerliyor. O nedenle eğer başka bir ülkeye yerleşmeye karar verirseniz, mümkünse o ülkeye gidip, bir süre orada kalıp işlemleri oradan başlatmanız. Hem zaman açısından çok avantajınız olur hem de çevreyi yaşayacağınız ülke gözüyle tanıma fırsatınız. Bürokratik işlemleri halledip taşınma aşamasına geldiğinizde en heyecanlı zaman başlıyor. “Orada beni nasıl bir hayat bekliyor, nasıl bir çevrem olacak, ne kadar kalacağım, yaşayacağım yeri sevecek miyim, ailemin ve arkadaşlarımın bana ihtiyaçları olduğunda yanlarında olabilecek miyim” ve bunun gibi milyon tane soru dönüp duruyor kafanızın içinde. Kendi kafanızdaki bütün bu sorular ve üstüne en yakınlarınız kuşku dolu bakışlarıyla birleşip tatlı bir huzursuzluk yaratıyor. En azından benim için böyle olmuştu. Uçağa bindiğimde kuş gibi hafiflemiştim, sorulara cevap aramayı bırakıp anın tadını çıkartmaya karar verdim, artık yaşayıp görecektim.

Keyifler nasıl?

10 numara 5 yıldız ☺

Hep korkulur ikinci sınıf insan muamelesi görmekten, Slovakya’ya göç ettikten sonra başına böyle bir şey geldi mi?

pınar

Evet, iki kere pasaportumu göstermem gereken durumlarda.. İlki, bir kerelik bir olay değil aslında, her yabancılar polisine gittiğimde başıma geliyor. Kimse bir şey yapmasa bile kapıdan girerken kendini ikinci sınıf insan gibi hissediyorsun. Kapıda kocaman ~Department of Alien Poliçe Office~ tabelası asılı da. (Yanlış yazım yüzünden Yabancılar Ofisi yerine Canavarlar Ofisi yazılmış)

İçeride polisler de genellikle aynen bir alien (canavar) gibi davranıyorlar ama alıştık artık. İkincisi ise, Saraybosna-Macaristan treninde Macaristan sınır kapısında kimlik kontrolü yapan başka bir polisle yaşadım. Uzun zamandır Slovakya’da yaşadığım için vize yerine oturma iznim var. Oturma iznini pasaporta vize gibi işlemek yerine oturma iznini gösteren ayrı bir kimlik kartı veriyorlar. 4 arkadaş beraberdik vagonda. 2 Slovak, 1 Makedon ve ben. 2 polis gülerek geldiler yanımıza, nasıl olduğumuzu sordular. Slovak arkadaşlar kimliklerini gösterdiler malum onların Avrupa’da pasaport taşımalarına gerek yok. Makedon arkadaş da pasaportunu gösterdi. Her şey çok güzel ve sıra bana geldi. Bir elimde pasaportum öbür elimde kartım vardı. Önce pasaportu verdim. Adamın vücut dili, pasaportumu görür görmez hemen değişti. Sinirle aldı pasaportu elimden, “Bakalım sen bir yere gidebilecek misin?” gibi birşeyler geveledi sinirle tam anlamadım. Ve bir hısım pasaportun sayfalarını çevirmeye başladı. Ben de adamın anlamsız gerginliğine sinir oldum ve tepkisini de merak ettiğim için kartımı uzatmadım. Sinirle iki kere pasaportun bütün sayfalarını çevirdikten sonra “Hey you, where the hell do you think you’re going?/Hey sen, nereye(hangi cehenneme)gittiğini zannediyorsun?” diye patladı. Ben de “önce Budapeşte’ye oradan Bratislava’ya” diye cevap verdim. “Hiçbir yere gidemezsin, hemen bizimle iniyorsun trenden” dedi. Telsizden Macarca hiç anlamadığım bir şeyler anons etti. Ben polisin sinirine inat gayet sakin ve en sevecen halimle “Neden gidemiyorum polis bey?” dedim. “Because you don’t have a valid Schengen Visa, idiot/Çünkü geçerli bir Schengen vizen yok, gerizekalı” diye tekrar patladı. Tam beni zorla dışarı çıkartıyordu, ben “Evet, geçerli bir Schengen vizem yok ama geçerli bir Schengen oturuma iznim var” dedim. Dondu kaldı, aldı inanmayarak kartı incelemeye başladı. 2 dakika baktıktan sonra öbür polise uzattı, o da bir 2 dakika daha inceledi. Herhalde dedim o da yetmeyecek inip sınırdaki bütün polislere gösterecekler kartı. Ama öbür polis başıyla çok net bir şekilde kartın geçerli olduğunu onaylayınca, treni ekstra bir yarım saat daha beklemekten kurtarmış olduk. Kartımla pasaportumu geri verirken “Neden daha önce söylemedin geçerli oturumun olduğunu” diye sordu. “Söylememe izin vermediniz ki” dedim. “Olsun ikisini birden vermen lazımdı, polisin gereksiz zamanını çaldın” diyip bir hısım uzaklaştı. Diğer polis onun arkasından dönüp, “Arkadaşımın davranışı için özür dilerim” dedi, göz kırptı ve gitti. Yaşadığımda kendimi çok kötü hissetmiştim ama şimdi komik geliyor. Bu iki durum dışında kendimi hiç ikinci sınıf insan gibi hissetmedim.


Özlüyor musun?

Tabii ki özlüyorum. Ailemi, arkadaşlarımı, türk kahvesini, pazar kahvaltılarını, annemle daldan dala atlayarak yaptığımız, genellikle resim ağırlıklı kahvaltı sonrası sohbetlerini, deniz ve deniz mahsüllerini, rakı muhabbetini. Ee yok mu orada türk kahvesi, rakı dersen ikisi de var ama Türkiye’deki tadıyla olmuyor burada.

Türkiye’ye dönmeyi düşünüyor musun?

Hayır düşünmüyorum Tuğçecim. Bu şekilde ifade etmek ne kadar doğru bilmiyorum ama maalesef kadın olarak Türkiye’de yaşamak artık çok zor. Buradaki huzuru, insanların bireysel alanıma müdahale etmemelerini, istediğim zaman istediğim insanla, istediğim yerde olabilmeyi seviyorum. Ayrıca Bratislava Avrupa’da seyahat etmek isteyenler için oldukça avantajlı bir konumda. Bir çok yere oldukça yakın.

Dürüst olmak gerekirse, Türkiye’de yaşamadığım için beni üzen tek şey yakınlarımın hayatlarını kaçırıyorum, en mutlu anlarında, en hüzünlü zamanlarında yanlarında olamıyorum. Ama bu sadece benim değil sevdiklerinden uzak yaşayan bütün insanların ortak problemi bence. Bu açığı da elimden geldiğince sık Türkiye’ye gelerek yada skype, whatsapp aracılığıyla kapatmaya çalışıyorum.

Diğer göç hikayelerini okumak için aşağıdaki linke tıklayabilirsiniz…

https://bilinmeyenrota.com/yurtdisinda-yasam/goc-edenler/

Gelidonya Feneri

7

Likya yolu’nun en uğrak noktalarından bir tanesi olan Gelidonya Feneri nerede, Gelidonya Feneri’ne nasıl ve ne zaman gidilir,  sorularının yanıtlarını okumaya ve muhteşem manzaralı fotoğrafları okumaya başlamadan önce çayınızı kahvenizi alın gelin. Bekliyorum. 

Gelidonya Feneri Likya yolu üstündeki en güzel noktalardan bir tanesi. Denizden 227 metre yükseklikte bulunan fener manzarasıyla adından söz ettirse de, ters akıntıların bulunduğu Beş Adalar’da denizcilere yol gösteriyor. Yüzyıllar boyunca denizcilerin korkulu rüyası haline gelmiş olan bölgede bir çok deniz kazası mevcut. Hatta Bodrum Kalesi’nin içerisinde sergilenen batık Gelidonya’da bulunmuştur. 30 m.de derinlikte M.Ö. 1200 yıllarında tarihlendirilen bir Suriye Ticaret gemisidir. Dünyanın ilk bilimsel su altı kazısıdır. 1960 yılında yapılmıştır.* Tarihten bu yana gerçekleşen kazalar sonucunda, bölgeyi daha güvenli bir hale getirmek için 1934 yılında Gelidonya Feneri’nin inşaasına başlanmış, 1936’da ise hizmete açılmıştır. O günden bugüne Demirci ailesinin özverili çalışmaları ile fener denizcilere yol göstermeye devam ediyor.

Şans bu ya, oradayken fenerin sorumlusu ile karşılaştık, feneri kontrole ve tamiratları bitirmeye gelmişti.  Hemen merak ettiğim soruları yönelttim. Sağ olsun kırmadan, sıkılmadan, sıcakkanlılıkla yanıtladı. İlk olarak dedesi fenerde yaşamaya ve çalışmaya başlamış, tabii o dönemlerde fener gaz yağı ile yanıyor, sönüyor. Epey iş. Dedesinin vefatının ardından babası ve en sonunda kendisine kalmış görev. Şu an güneş enerjisi ile çalışıyor fener ama tabii sık sık gelip kontrolleri yapılıyor.

Fenere sadece yürüyerek gidilebiliyor ve o yüzden oraya bir alet çantası taşımak bile sıkıntılı iken hayatı nasıl idame ettiklerini merak ettim. En merak ettiğim şey ise su sorunu idi. Fenerde iki tane sarnıç bulunuyor. Bunlardan birisi dışarıda toplanan su kullanım suyu olarak kullanıyor, diğeri ise fenerin altında, burada çatıdan akan yağmur suları toplanıyor ve içme suyu oluyor. Giden herkes fenerde yaşamayı hayal etse de, epey zor koşullar şehrin konforuna alışanlar için.

Gelidonya burnunun ucuna gidince hem Beş Adalar’ı hem de sol tarafta Sulu Ada’yı görmek mümkün. Fenerin biraz daha yukarısına ağaçlık kısım ise fotoğraf çekmek için ideal.

 

Fenere çıkmadan önce mutlaka su ve yiyecek almak gerekiyor. Bir de kafa lambası ya da bir fener. Havanın erkenden karardığı günlerde dönüş yolunda gerekebilir.
Gelidonya Feneri ön yüz

Gelidonya Feneri Nerede?

Gelidonya Feneri Adrasan ve Karaöz’ün tam ortasında kalıyor. Beş Adalar’ın tam karşısında, Gelidonya Burnu’nun ucunda 227 metre yükseklikte yer alıyor.

Gelidonya Feneri’ne Nasıl Gidilir?

Gelidonya feneri Likya yolu üzerinde yer aldığı için trekkingden başka çare yok. İki farklı seçenek mevcut, birisi Adrasan’dan 6 saat süren dar bir trekking yolu, diğeri ise Karaöz’den  2 saatlik bir yürüyüş ile geniş ve ferah bir yol. Hatta Karaöz’den sonra araba ile gidilebildiği kadar devam edip, sadece 1 saatlik kısmını yürümek de mümkün. 

Likya yolu üzerindeki patikalar yürüyüşçülere yol göstermek amacı ile kırmızı ve beyaz boya ile işaretlenmiştir. Başlangıç noktasından itibaren işaretleri ve tabelaları takip ederek, hedeflediğiniz noktaya kolayca ulaşabilirsiniz.

Gelidonya Feneri’ne Ne Zaman Gidilir?

Gelidonya Feneri yürüyüşçülerin ve turistlerin uğrak noktası olduğu için hafta sonları oldukça kalabalık oluyor. Hatta bir gün içerisinde 1000-2000 kişi ziyaret edebiliyor. Keyfini çıkarabilmek için haftaiçi gitmek daha iyi.

Bir de yazın sıcak dönemlerinde yürüyüş yapmaktan kaçınmakta fayda var.

 

*Türkiye’de sualtı arkeolojisi ve kaçakçılığın önlenmesi – Bahadır Berkaya

Yunanistan’a Göç Edenler – Caner Çelik

0

Caner 32 yaşında ve Atina’da yaşıyor. Türkiye’de ki hayatını bırakıp, Yunanistan’a göç etti. Tek başına bu süreçleri nasıl atlattı, kolay mı yoksa zor mu? Nasıl oluyor diye Caner ile keyifli bir söyleşi yaptık…

 

Merhaba Caner
Bize kendinden kısaca bahseder misin?

Zor la bu soru! Yani kendimden bahsedeceğim ve bunu kısaca yapacağım.

Sen yapabilir misin?

Dur deneyeyim, yedi çocuklu bir ailenin dördüncü çocuğuyum. Annem esrarkeş ve alkolikti, babamın evlere temizliğe giderek kazandığı üç kuruş parayı batakhanelerde bitirir sonra da babamı döverdi. Hassas bir kişiliğe sahip olan ablam bu hayata dayanamayıp on yedi yaşında prenses oldu.

Yok devenin nalı!

Bu yazıyı okuyacak olan pek çok orta yaş gibi çocukluğumu “orta direk” dediğimiz ve artık var olmayan ekonomik gelir grubuna sahip bir ailenin evladı olarak, sokakta düşmek, misket oynamak gibi bizim açımızdan nostaljik, bizden sonraki nesil içinse oldukça anlamsız gelecek bir şekilde yaşayıp, hasbelkader bugünlere gelmiş herhangi bir insan evladıyım işte.

Hikayem hiçbirinizin hikayesinden çok farklı değil, başarıyı ve başarısızlığı, aşkı ve acıyı tecrübe etmiş, düşmüş ve kalkmış, tesadüfen ölmemeyi başarmışım, aman ne başarı!

Size sizin hikayenizi anlatırsam, bu yazıyı okumanın ne anlamı olur ki?

 

Şuan nerede yaşıyorsun? Nasıl bir hayatın var kısaca tarif edebilir misin?

Kamboçya’da Kralın Sarayı’nın karşısında bir malikânede sadece dörtyü…

Yok, o başkasının yaşantısıydı!

Atina’da, Kallithea Bölgesi’nde yaşıyorum. Binaların hiçbirinin beş katı geçmediği bir bölgedeyim, bütün sokaklarda turunç ağaçları var. Güzel bir deniz manzarası var evimin, önü açık, her günün Pire Şehri’nin üzerinden batışını seyrediyorum mesela.

Tanju Okan baba burada yaşasa, ömrünü 10 yıl daha kısaltırdı manzarayı rakıya meze edeyim derken.

Begüm ve yakın zamanda Atina’da iş bulup getirttiğim kardeşim Taner ile sessiz sakin bir hayat sürdüğüm söylenebilir. İşime yürüyerek üç dakikada gidiyor, işten çıktığımda ise eve gelip balkonda oturuyor biramı içerken deniz ve ada manzarasının tadını çıkarıyorum. Pastafaryan’ım olm ben, ibadet için bira içiyoruz işte, şu saatten sonra sizi 18 yıllık single malt içiyorum diyerek kandıramam ya! (Aslında içiyorum, o başka bir keyif)

İstanbul’da olsam 4000 TL’den aşağısını ödemeyeceğim bir eve 1200 TL kira ödeyerek yaşamanın tadını çıkarıyor, Türkiye’de olsam yine iki katını ödeyerek alabileceğim arazi aracım ile arada kampa gidiyorum.

Televizyonda ne dönüyor, siyaset sahnesinde neler oynanıyor bilmeden keyfime bakıyorum.

İstanbul’da kendi evimde yaşar ve burada kazandığımdan daha fazlasını kazanan bir bilgisayar mühendisi olarak, kendimi borçtan kurtaramamışken, burada dışarıda yemekten ve içmekten korkmadığım bir hayat yaşıyorum – abartmadan elbette!

Çok sıkıcı oldu, değil mi?

Oysa ki, şu ada senin bu ada benim, yelkovan kuşlarının peşi sıra dolaşıyor, her adada yeni bir macera, yeni bir aşk yaşıyor olsaydım…

Yok lan, önünde sonunda hayat biz ne istiyorsak o’dur. Zaten doğarken hiçbir şey vaat edilmemişti, e ben de mutlu bir hayatı seçtim.

Güne keyifli başlıyor, günümün bir kısmını önümüzdeki ay da mutlu olmama yetecek kadar para kazanmak için bir şirkete satıyor, sonra ömrümden bana kalanla mutlu bir yaşam sürmek için, beni mutlu eden ne varsa onu yaparak bitiriyorum günümü.

Gülüyorum, öyleyse varım!

pastafaryan Caner

Yunanistan’a göç etmeden önce nerede yaşıyordun, neler yapıyordun?

Bostancı’nın bitiminde Altıntepe diye bir bölge vardır, Hah, tam orada 26 metrekare bir dükkanı ev yapmış yaşıyordum. Şahaneydi orası da! Bahçede 20 tane kedimiz bir tane de köpeğimiz vardı beslediğimiz. Hasta olanı eve alıp iyileştiriyorduk. Hem motorlar da bahçede duruyordu, canımız sıkıldığında motor temizliği yapabiliyorduk rahat rahat. Onun dışında Denizbank – Intertech’te yazılım geliştirici olarak çalışıyor – ki bu da her gün saatlerimi yolda harcamam anlamına geliyordu – ve motosiklet ile fırsat buldukça İstanbul’dan uzaklaşmaya çalışıyordum.

Yanlış hatırlamıyorsam seninle tanıştığımız dönemde Çek Cumhuriyeti’nden bir iş teklifi almıştın ama Türkiye’den ayrılmak istemediğin için kabul etmemiştin. Ne oldu da birden yurtdışına çıkma fikri gelişti? Neler değişti?


Yurt dışından pek çok defa teklif aldım, bizim mesleğin avantajlarından biridir, her yerde yapabilirsin işini. Gezi döneminde de İngiltere’ye gitme fırsatım olmuştu, o zaman Gezi ile beraber bir şeylerin değişebileceğine inancım olduğu için kıpırdamamıştım. Daha sonra da benzer fırsatlar oldu, geçen Haziran’da da İrlanda fırsatını teptim. Hâlâ Kanada veya Avustralya’ya başvurup da gitme şansım var mesela.

Sanırım 15 Temmuz akşamı verdim kararımı. Çevirmen/editör bir dostum ile konuşuyorduk, darbe başarılı da olsa, başarısız da olsa kaybedenin biz olacağı üzerine yaptığımız konuşmadan sonra o da eşi ve çocuğuyla yurt dışına taşınma yollarını kovalamaya başladı.

Ben de geldiğim noktada bir tane hayatımın olduğu ve onu Türkiye’de tüketmek istemediğim gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kaldım. Çocuğum olmadığı için kaçmam kolaydı, mutlu olmak için Türkiye’den uzaklaşmam lazımdı.

Atina’ya yerleşme fikri nereden çıktı? Neden Atina?

 

Yunanistan Türkiye’den kaçmak isteyen ama bir ayakları hep geride kalanların yeri aslında. Kendine bir sınır koymazsan, her yere gidebilir, dilediğince uzaklaşabilirsin ama seni bağlayan bir şeyler varsa, o kadar uzağa gidemezsin. Benim de ailem var elbette, annem ve babamdan çok uzağa gitmek istemedim. Birinin burnu kanasa iki saatte orada olmak ile, bir gün sonra kalkan uçak ile 15 saat uçuş yaparak gelmek arasında fark var.

Atina da bu yüzden gelebileceğim en makul yerdi sanırım.

 

Yunanistan’a yerleşme süreci nasıl ilerliyor, anlatabilir misin?

Her ülkenin kendi prosedürlerinin olması, herkesin kendi deneyimini yaşamasına, farklı bir süreçle karşı karşıya kalmasına yol açıyordur muhakkak. Bizim sürecimiz şirket tarafından kolaylaştırıldı. Biz Ocak ayında ilk iş görüşmesini yaptık, sonraki hafta ikinci iş görüşmesi ve aynı gün gelen kabul mail’i. Bir hafta sonra kendimizi Yunanistan Konsolosluğu kapısında evrak teslim ederken bulduk, dört günde vizelerimizi çıkardılar.

1 Şubat’ta Atina’ya uçtuk, şaka gibiydi!


Bu süreçte yol almak nasıldı? Yaşadığın sıkıntılar oldu mu?

Sıkıntıyı gelirken değil, geldikten sonra göğüsledik. Bizim gibi çalışmak üzere gelen iş arkadaşlarımız eşyalı ev tutarken, biz bomboş bir ev tuttuk. Çamaşır yıkayacak makinemiz, buzdolabımız, yatağımız olana kadar epeyce acı çektik. 9 ayı geçti biz buraya geleli, şimdilerde artık sıkıntıları geride bırakıyoruz. Eh, biraz da borç var Türkiye’de, onları kapatmak gerekiyor hâlâ.

Yaşadığım sıkıntıları kendi blog’umda yazdım olm, istesem de özet geçemem 🙂


Kız arkadaşınla beraber gittin değil mi? O da iş buldu mu? Beraber nasıl ayarladınız?

Begüm ile aynı şirkette aynı pozisyona başvurduk, ikimiz birden işe alındık – ki bu konuda nettik zaten, birimiz olmazsa, diğerimiz gitmeyecekti. Aslında anlatamayacağım kadar kolay oldu yani!



Yunanistan’da çalışmak Türkiye’de çalışmaktan farklı mı?

Tabi lan, manyak mısın? Fazla mesai ödüyorlar olm burada! 40 saatten fazla çalışmak için zorlanmıyorsun kimse tarafından. Pazar günü mesaiye çağırılırsan, o 40 saatin içinde bile olsa, o günkü çalışman için ekstra %75 alıyorsun. Aynı şey banka tatillerinin tamamı için de geçerli üstelik.

Yunanistan krizdeki hâliyle bile Türkiye’den daha iyi bir çalışma koşulu sunuyor insana.

yunanistan’a göç



En mühim soruya geliyorum,  Türkiye’de mi yoksa Yunanistan’da mı tatil daha çok?

Çalıştığımız pozisyon gereği Türkiye’de ki tatillerde de çalışıyoruz, Yunanistan’da ki tatillerde de çalışıyoruz. Türkiye’de ki tatillerde Yunanistan tatil olmadığı için çalışıyoruz mecburen. Vice versa, Yunanistan’da resmi tatil olduğunda da Türkiye’de tatil olmadığı için çalışıyoruz, çünkü Türkiye’de yaşayan insanların sorunlarına çözüm üretiyoruz.

Ama çok umrumuzda olmuyor çünkü burada yıllık iznimiz 20 iş günü zaten. Ayda 1,67 gün izin kazanıyorsun. Çalıştığımız departmanda izin günleri haftalık değiştiği için her ay istersen kabaca 6 günlük bir tatile çıkabiliyorsun haftalık izinlerini yıllık izinden kazandığınla birleştirerek.

Ya da şöyle söyleyeyim : Üç ayda bir 9 günlük tatil yapma şansın var burada.

İşine gelirse 🙂


Keyifler nasıl?

 

Bomba gibi! Mekânda oturup bir litre şarap istediğimde hepi topu 8 Euro ödüyorum olm, keyfim nasıl olabilir?

Kaldı ki, zihnimdeki şehir haritasında çizilmiş kalın çizgiler yok yaşadığım şehirde gitmekten imtina edebileceğim yerleri işaret eden.

Bu iyi bir şey, inan iyi bir şey!

Hep korkulur ikinci sınıf insan muamelesi görmekten, başına böyle bir şey geldi mi?

 

Buraya geldiğimizden beri gördüğümüz şey tam aksiydi. Burada herkes bizi dost/komşu olarak gördü ve kabullendi daha en baştan. Yani bir Yunan tavernasında tanıştığım Sarıyerli Stephanos Amca buldu bana oturduğum evi, eşyaları Burgaz’da ablası oturan Cihangirli Niko taşıdı, hatta eksik eşyalarım olduğunu görünce dükkanına gidip deposundan ev eşyası çıkarıp hediye etti. Moda çocuğu Aleks en yakın arkadaşlarımdan, İstanbullu Kostas bana alacağım arabayı buldu. Lan olm, böyle iyilikleri Türkiye’de görebilir miyiz gerçekten?



Özlüyor musun?

Özlemez miyim yahu? 33 yıllık hayatımın neredeyse tamamı İstanbul’da geçti. Orada dostlarım, arkadaşlarım, sevdiklerim, bir araya getirdiğim insanlar var, sosyal çevrem var. Bir şehri terk etmek keşke binaları terk etmek olsa sadece, oysa ben o şehri terk ederek beni var eden pek çok şeyi terk etmiş oldum.

Elbette özlüyorum!

Öte yandan, İstanbul da gerçekten bambaşka bir şehir, oturup da şehrin güzelliğini anlatacak değilim hiçbirinize. Kaç şair kaç dize yazdı, ben kimim ki anlatayım? Aynı zamanda da yaşanabilecek en çirkin, en yaşanılası olmaktan uzak şehirlerden biri hâline geldi son 20 yılda gün be gün, o yüzden de uzaktan özlediğim için mutlu oluyorum.



Yunanistan vatandaşlığı aldın mı? Alacak mısın?

 

Yunanistan o konuda biraz sıkıntılı bir ülke. Vatandaşlık başvurusu yapmak için 7 yıl burada yaşaman ve pek bürokratik zımbırtıyı aşabilmen lazım ama her şey çok iyi olsa bile, ne zaman vatandaş yapacakları belli olmaz.



Türkiye’ye dönmeyi düşünüyor musun?

 

Bunu zaman ve Türkiye’nin yaşadığı değişim gösterecek. Sosyo-politik değerlendirmeler ve birileri hakkında tespitler yaparak senin blog’unun yarın öbür gün hedef hâline gelmesine neden olmak istemiyorum.

Ben doğduğum toprakları seviyorum ama insanca yaşayamadığım bir yere dönmek istemiyorum.

 

Ouzo mu rakı mı?

 

Evde üç şişe rakımız var, aylardır açılmadan duruyorlar. Anlaşıldı mı? 🙂

Yaşadığın sürecin bir kısmını blogunda anlatmıştın ve keyifle okumuştuk. Devam edecek misin?

Teoloji ve gündem üzerine çok yazardım eskiden. Bir gün geldi ve yazılarım sevdiklerimin tehdit edilmesine neden oldu. O gün yazmayı bıraktım. Sonra da bir daha eskisi gibi yazamadım diyebilirim.

Eskisi gibi yazmaya dönebilirsem bir gün, anlatacak çok şey var!


Caner’in yazılarını okumak isteyenler aşağıdaki linkten erişebilirler
https://canercelik.net/

Termal Giysi Faydaları ve Seçimi

5

Termal giysiler, özellikle soğuk kış günlerinde vücudu sıcak tutmak için tasarlanmış özel bir kumaştan yapılan giysilerdir. Bu giysiler vücut sıcaklığını koruyarak, ısı koruması sağlamaktadır. Peki termal giysi seçerken hangi noktalara dikkat etmek gerekiyor ve bu giysilerin sağladığı faydalar nelerdir?

 

Termal Giysilerin Faydaları

Özel olarak hazırlanmış  fonksiyonel kumaşı ile deriyle direk temas için en iyi seçimdir. Pamuk ve diğer işlevsiz kumaşların aksine, suyu emmez, yani nemi deriden diğer tabakalara çok çabuk yönlendirerek teri vücuttan atar ve giysi kuru kalır. Vücut ısısını dengelemeye ve enerjiyi korumaya yardımcı olur.

Nem tutmama özelliği vazgeçilmez bir diğer özelliği de yanında getiriyor – termal iç çamaşırı soğuk almaz. Soğuk havalarda fonksiyonlarını korur, teri dışarı yönlendirir ve maksimum konfor hissettirir. Sinir bozucu titremelere elveda, termal iç çamaşırı sizi sıcak ve kuru tutar.

İç çamaşırı vücuda tamamen yapışacak şekilde tasarlanmıştır ve ikinci cildiniz haline gelmiştir. Tamamen özgür ve doğal bir hareket sağlar. Termal giysilerin en önemli avantajı, cilde yapışmasıdır. Eğer cilde yapışmazsa, sıcak tutamaz.

Bir başka çok kullanışlı özelliği ise hafif olmasıdır. Çantada önemli bir yük oluşturmaz. Kolay katlanır, kırışmaz.

Doğru tip termal giysi seçerseniz, yaz aylarında bile özelliklerinden faydalanırsınız. Terin etkili bir şekilde alınmasına ilaveten vücudun serinletilmesine de yardımcı olur.

 

Termal Giysi Seçerken Dikkat Edilmesi Gerekenler

Termal giysi vücudu sararak ısıyı kontrol altına aldığı için giysinin vücudu sardığından hatta tam olarak yapıştığından emin olmak gerekir.

Kullanılacak sıcaklık aralığına göre kumaşın hafifliğine dikkat etmekte de fayda var. Sıcaklık eksiye doğru gittikçe kumaşın ağırlığı artabilir.

 

Benim tercihim

Termal giysilerin kalite ve fiyat aralıkları oldukça geniş bir yelpazede yer alıyor. Ben termal içliği çoğunlukla doğa yürüyüşleri esnasında kullanıyorum. Beden olarak bazı markalara göre small bazılarına göre ise xsmall giyiyorum. O nedenle vücuduma tam oturan bir termal içlik bulmakta zorlanabiliyorum.  Ben vücudumu  saran, teri tutmadan dışarı atan ve Türk malı olduğu için de aynı kalitedeki diğer ürünlere göre daha erişilebilir fiyatlara satan bir içlik tercih ediyorum.  

 

Sizin termal giysiler ile ilgili deneyimleriniz neler?

Amerika’ya Göç Edenler – Emre Havazlı

1
Miami Beach Coast, Florida (Photo by Hoberman Collection/UIG via Getty Images)

Emre Havazlı, 31 yaşında Miami’de yaşayan bir Türk akademisyen. (Böyle çok resmi oldu.) Emre benim ortaokul ve liseden sınıf arkadaşım. Türkiye’deki hayatını bırakıp, Amerika’ya göç etti.  Tek başına bu süreçleri nasıl atlattı, kolay mı yoksa zor mu? Nasıl oluyor diye Emre ile keyifli bir söyleşi yaptık

Merhaba Emre,
Bize kendinden kısaca bahseder misin?

Merhaba Tuğçe, Ben Emre Havazlı. 31 yaşındayım, University of Miami’de doktora yapıyorum. 4 yıldır da Miami’de yaşıyorum.

Şuan nerede yaşıyorsun? Nasıl bir hayatın var kısaca tarif edebilir misin?

Şu anda Miami’de  yaşıyorum. Amerika şartlarında standart bir hayatım var. Öğrenci standartlarında diyebiliriz. Kendi başıma bir stüdyo dairede yaşıyorum. Okulda bir ofisim var, genelde orada çalışmayı tercih ediyorum. Evde pek konsantre olamıyorum. Arabam var, burada arabasız hayat epey zor. Şehirler genellikle araba ile yasanacak şekilde dizayn edilmiş ve Miami toplu taşıma açısından gerçekten zayıf bir şehir.

Miami’ye yerleşmeden önce nerede yaşıyordun, neler yapıyordun?


Miami’ye yerleşmeden önce İstanbul’da yaşıyordum. Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü Jeodezi Anabilim dalında yüksek lisansımı yapıyor ve araştırma görevlisi olarak çalışıyordum. Koşuyolu’nda 3 arkadaş beraber yaşıyor ve epey keyifli zaman geçiriyorduk, Kadıköy ve İstanbul’un keyfini çıkarıyorduk diyebilirim. Bahsettiğim tarih 2013 ve öncesi.



Miami’ye yerleşme fikri nereden çıktı? Neden Miami?


Miami’ye yerleşme fikrim yoktu aslında. Daha çok ben doktora çalışmam için yurt dışında bir üniversiteye gitmek istiyordum. Kendi alanımda teknoloji ve veri kaynaklarına ulaşım açısından ABD’de bir üniversite neredeyse zorunluluktu. Miami seçeneklerim arasında görece büyük bir şehir olması ile beni cezbetti ama tercihim daha çok beraber çalışacağım hocanın alanında dünyaca tanınan bir kişi olması ve üniversitenin sunduğu imkanlar oldu.


Miami ilk tercihin mi oldu?


Miami o süreçte sahip olduğum seçeneklerin içerisinde ilk tercihim oldu diyebilirim. Şehirden daha çok üniversite tercihiydi benim için. Şehir ile ilgili genel bir fikrim vardı ama buraya gelince aslında tamamen yanlış olduklarını da görmüş oldum 🙂


Miami’den ne umdun, ne buldun?

Umduğum özel bir şey yoktu aslında. Miami, televizyonlardan, filmlerden duyduğumuz adını bildiğimiz bir yerdi. İstanbul kadar olmasa da büyük bir şehir olmasını bekliyordum ama Miami tam olarak öyle bir yer değilmiş. Daha çok bir tatil şehri diyebiliriz. Genellikle her şey turiste ve turizme yönelik yapılmış durumda. İlk başta gözünüze çok güzel gözüküyor ama sonrasında sıradan hayatınıza geçiş yaptığınızda ve her şey yeni bir tecrübe olmayı bırakınca (geldikten 3 ay sonra falan) aslında etrafınızdaki çoğu şeyin gerçek olmadığını çoğunlukla göz boyama olduğunu görüyorsunuz. Bir de Miami tam anlamıyla bir Amerikan şehri değil, yerli halkın çoğunluğu Küba göçmeni, geri kalanlar da Güney Amerika’nın çeşitli ülkelerinden gelen göçmenler. Anadil İspanyolca demek yerinde olur.

Amerika’ya göç süreci nasıl ilerliyor, anlatabilir misin?

Öğrenci olarak Amerika’ya göç etmek benim gözümü korkutuyordu ilk başlarda aslında, ama işleyişin içine girdiğimde her şeyin karmaşık gözükmesine rağmen hiçbir şeyin çözümsüz olmadığını gördüm. En başından başlayacak olursam, en önemli kısmının bir hocadan kabul almak olduğunu söyleyebilirim. Geri kalan her şey bir şekilde çözülür. Okuldan kabul belgeleriniz geldikten sonra vize sürecini başlatıyorsunuz (ya da başlama tarihine göre belgeler geç gelirse vs diye randevu alma sürecini iyi idare etmek gerekiyor).

Avrupa’dan farklı olarak, ABD vizesi süreci çok daha kolay geçiyor. Sizden her türlü bilgiyi istedikleri bir form dolduruyorsunuz randevu almak için ve o form onlara sizinle ilgili araştırma yapmaları için yeterince bilgi veriyor zaten. Herhangi bir şekilde elinizde okul kabulü olması durumunda turistik vizeden farklı bir vizeye başvuruyorsunuz ve ödemeniz gereken farklı ücretler var ama internet siteleri bu konularda oldukça net ve açık bir şekilde anlatıyor. Asıl sıkıntılı süreç ABD’ye geldiğinde başlıyor. Kısaca resmi işlemler her ne kadar biraz zaman alsa bile genelde problemsiz ilerliyor.


Bu süreçte yol almak nasıldı? Daha mı kolay oldu daha mı zor?

Bu süreçte yol almak heyecan vericiydi. Bir okuldan, hocadan kabul almış olmak güzel bir duyguydu. Benim vize işlem süreci biraz koşturmaca ile geçti çünkü belgeler geç geldi, okulun açılma tarihine yetişmem gerekiyordu derken son günlerimi koşuşturma ile geçirdim. Bu koşuşturma sürecinde de aslında farklı bir ülkede ve farklı bir kıtada yaşamaya gittiğimi çok fark edemedim. Geldikten 3 ya da 6 ay sonrasında o duyguların farkına varmaya başladım. İlk geldiğimde sadece 1 h

aftalık otel odam ve 1 haftalık kiraladığım bir araba vardı. O 1 hafta içerisinde yaşayacak bir yer bulmam gerekiyordu. Onu hallettikten sonra alışık olduğundan farklı bir sisteme alışmak ve ilk başta yapman gereken Social Security Number (sosyal güvenlik numarası), banka hesabi, eve elektrik bağlatmak gibi işleri nasıl yapacağını öğrenmek ve halletmek gerekiyor. Genel anlamda bizim alışık olduğumuz işleyişten oldukça farklı bir sistem, bazı konseptleri olduğu gibi kabullenmek gerekiyor. Türkiye’de karşılığı olmayan şeyleri ya da farklı işleyişleri kabullenmek gerekiyor. İlk geldiğinizde de biraz zor olabiliyor bu süreç, tabi eğer çevrenizde sizden daha önce oraya gelmiş Türkler varsa 

bazı şeyleri sorabilmek açısından hayatı epey kolaylaştırıyor. Benim için öyle oldu en azından.

 



Sosyal güvenlik numarası dedin. Bu sanırım çalışabilmek için gerekli, senin Greencard’ın var mı? Yoksa ABD öğrenci vizesi ile mi gittin? Hakların neler?

Sosyal güvenlik numarası vergi için gerekli, benim maddi desteğim Amerika’dan olduğu için vergi ödüyorum ve dolayısı ile sosyal güvenlik numarası almam gerekiyor. Doktora için 5 yıllık oturma ve kampüs içinde çalışma izni veren F-1 vizesi ile buradayım. Doktora bittikten sonra da OPT denilen bir programa dahil olursam eğer 27 ay daha yaşama ve çalışma hakkım var. OPT zaten standart olarak herkesin başvurduğu ve katıldığı bir program. Sadece resmi olarak başvurmak gerekiyor, çıkar mi çıkmaz mi diye bir soru yok. Burada Amerikan vatandaşlarının sahip olduğu her hakka sahibim diyebilirim, sadece kampüs dışında çalışma hakkım yok. Doktora çalışmaları genellikle bir proje kapsamında yapıldığından o projenin de size aylık bir ödemesi oluyor. Zengin etmese de geçinebiliyorsunuz rahat şekilde.

Green card’ım yok ve malesef çekilişle çıkması haricinde öğrencilerin green card alma hakları yok. Ancak okul bittikten sonra OPT sürecinde bir iş bulursanız ve şirket size sponsor olup önce H1 çalışma vizesi için başvuruyor, onu aldıktan bir süre sonra da green card için başvuru yapabiliyorsunuz. Diğer bir yöntem de akademik bir kurumda çalışıyorsanız ve bilimsel yayınlarınız varsa Amerika’da kalmanızın Amerika’nın çıkarına olduğunu kabul ediyor devlet ve size green card’a başvurma hakkı veriyor. İlk bahsettiğim şirket aracılığı ile olan yöntemde verilen H1 vizesi sayısı için yıllık bir kota var ve masraflı o yüzden şirketler tanımadıkları insanları hemen ise almak yerine OPT ile gelen insanları tercih ediyor, işte tutmak isterse daha sonra işlemleri başlatıyor.


Vatandaşlık alacak mısın?

Amerika’da kalmak gibi bir önceliğim yok su anda fakat bilime yapılan yatırım dünyanın geri kalanı ile karşılaştırılamaz. Her ne kadar yeni yönetim ile nelerin olacağını bilemesek de burada daha fazla şansım olduğunu görebiliyorum. Burada olmazsa Avrupa’da Fransa ya da İngiltere gibi ülkeler olabilir.


Keyifler nasıl?

Keyifler iyi. İlk sıkıntıları atlatıp sistemin nasıl çalıştığını, insanların nasıl düşündüğünü anlayıp kabullendiğinizde kolaylaşıyor çoğu şey. Ben geleli 4 yıl oldu, sanırım şu anda buraya Türkiye’den daha fazla adapte olmuş durumdayım. Türkiye’ye dönersem tekrar bir alışma süreci gerekir herhalde 🙂

Hep korkulur ikinci sınıf insan muamelesi görmekten, başına böyle bir şey geldi mi?

Miami yapısı itibari ile neredeyse tamamen göçmenlerden oluşan bir şehir. Hatta Güney Amerika’nın başkenti bile diyebiliriz (bunu söylediğini duydum insanların 🙂 ). Durum böyle olunca ırkçılık hiç başıma gelmedi. İspanyolca sokakta konuşulan dil diyebilirim rahatça. İngilizce elbette konuşuluyor ama İspanyolca bilmiyorsanız gündelik hayatınız biraz daha zorlaşabiliyor. İkinci sınıf insan muamelesi görmedim ama tabi bu durum daha rafine bir üniversite ortamında çalışmamdan da kaynaklı olabilir. Miami, ABD vatandaşlarının bile yurt dışına çıktıklarını hissettikleri bir yer. Oldukça kozmopolit ve dünyanın her yerinden insanlar var.



Türkiye’yi özlüyor musun?


Elbette, sonuçta hayatımın yalnızca son 4 yılını burada geçirdim. Ailem, arkadaşlarım, tüm geçmişim orada. Türkiye benim her zaman büyük bir parçam olacak. Ayrıca bizim mutfağımız, alıştığımız damak tadı aslında dünya mutfakları ile yarışabilecek durumda, o yüzden bazı lezzetlerin yeri doldurulmuyor.



Türkiye’ye dönmeyi düşünüyor musun?


Türkiye’ye şu anda dönmeyi düşünmüyorum. Hem kariyer hem de hayat kalitesi açısından burada olmak bana daha fazla olanak sunuyor. Kendi alanımda çok daha fazla imkana sahibim ve bu imkanlar benim için ulaşılabilir durumda. Sanırım american dream bu oluyor. Her şeyi yapabileceğini hissediyorsun 🙂 . Elbette elimdeki imkanları değerlendirmeye çalışacağım, illa ABD’de kalmak gibi bir amacım yok, iyi bir teklif alırsam Kanada ya da Avrupa ülkelerini de değerlendirebilirim.

 

Teşekkürler Emre…

Uçuşlarda Bilet İptal Güvencesi

0

Uçak bilet iptallerinde para iade garantisi havayolu firmasının çalışma koşullarına bağlı olarak değişiyor. Bilet iptallerinde ise özellikle çok uygun fiyata getirip alınan promosyon biletlerinde para iadesi olmaması, geleceğe yönelik bilet alırken insanı tereddütte bırakıyor. İşte tam da bu yüzden enuygun.com promosyon biletlerde de geçerli olan bilet iptal güvencesi sunuyor.  

Bilet İptal Güvencesi Nedir?

Enuygun.com, uçak seyahatlerini planlarken kendinizi güvence altında hissetmenizi sağlayacak bilet iptal güvencesi ile seyahatte yeni bir dönem başlatıyor.  Site üzerinden veya mobil uygulama ile uçak bileti satın alan kullanıcılara, promosyonlu ya da promosyonsuz her uçak biletini, hiçbir açıklama istemeksizin, hangi sebebe bağlı olursa olsun, üstelik uçağın kalkmasından sadece 3 saat öncesine kadar iptal hakkı sunuyor. Biletini iptal edenlere bilet ücretinin yüzde 90’ı iade ediliyor.

Bunun için yapılması gereken tek şey, bileti satın alırken, ekranda çıkan “Bilet İptalli Seyahat Sigortası” seçeneğini işaretlemek. Böylece satın aldığınız bilet iptal güvencesi altına alınmış oluyor.  Sadece bilet satın alma aşamasında “Bilet İptalli Seyahat Sigortası” seçeneğini işaretleyip bilet tutarının yaklaşık %10 -%15’i civarında bir poliçe bedeli ödemeniz gerekiyor. Promosyonlu veya promosyonsuz, yurtiçi ve yurtdışı tüm biletlerinizde, Generali Sigorta aracılığı ile uçuş hakkınızı sigortalamış oluyorsunuz.

Dikkat edilmesi gereken nokta ise, uçak bileti iptalinizi uçuşun 3 saat öncesine kadar gerçekleştirmiş olmanız gerekiyor. Bence seyahat iptali için gayet yeterli bir süre.

Böylece siz uçmaktan vazgeçseniz bile paranız uçup gitmiyor. Aylar öncesinden huzurla istediğiniz zaman biletinizi alabiliyor, bir aksilik olursa param yanar endişesi taşımıyorsunuz. Gelsin promosyonlu uçak biletleri…

Bekle beni Adnan Menderes Havalimanı!

2. Asi Kadınlar Yoga Ve Seyahat Buluşması

0

“Belli ki dünyaya düşmüşsünüz. Tarih boyunca gelmiş benzerleriniz gibi nadide ve yalnızsınız. Hayatı ciddiye alıyorsunuz, ama nasıl ciddiye almanız gerektiğini de bilmiyorsunuz.” Siz asi kadınlar, Lilith’in kızları bu kamp sizin için, bizim için, sesimizi birbirimize duyurabilmemiz için, hikayelerimizi birbirimize anlatabilmemiz için, yalnız olmadığımızı, “birlikte” olduğumuzu hissedebilmemiz için, birbirimizin yaralarını nefesimizle üfleyebilmemiz için, birbirimizin mutluluğuna gülebilmemiz için, erkek egemen dünyada Shiva’nın yanında Shakti’nin varlığını hatırlayabilmemiz, hatırlatabilmemiz için, kızkardeşlik bağını örebilmemiz için…

“Anlayacaksınız ki hayat sizin nefesinizde. Başka hiçbir yerde, hiç bir şeyde değil. Hayatı siz kuracaksınız. Nefesinizi üfleyeceksiniz… Hayat… Nefesinizin yettiği kadar”

Program

Biz iki gezgin kadın; Burcu (gezgin yogini) ve Tuğçe(bilinmeyen rota) bu buluşmaya ön ayak oluyoruz.Yoga ve seyahat buluşmasında, yoga, meditasyon, kadın öyküleri, söyleşiler, seyahat ile dolu dolu bir içerik planladık sizlerle paylaşmak için.

  1.      GÜN
  • 14:00 -16:00  Tanışma
  • 16:00 – 17:00  Nefes Çalışması
  • 17:00 – 18:00  Yoga (Pawanmuktasana serisi)
  • 19:30 – 20:30  Yemek
  • 21:00 – 22:00 Ateş başı sohbet: Kadın Öyküleri, Mitolojide Kadın
  1.      GÜN
  • 07:00 – 08:30  Yoga ( Hatha Yoga )
  • 09:00 – 10:00  Kahvaltı
  • 10:30 – 12:00  Kadın ve Seyahat Söyleşi – Kısım 1
  • 13:00 – 18:00  Serbest Zaman
  • 18:00 – 19:00  Yoga ( Yin Yoga )
  • 19:30 – 20:30  Yemek
  • 21:00 – 22.00  Okuma tiyatrosu
  • 22.00 – 23.00  Müzik Dinletisi – Sohbet
  1.      GÜN
  • 07:00 – 08:30  Yoga ( Vinyasa Yoga)
  • 08:30 – 09:00  Meditasyon
  • 09:00 – 10:00  Kahvaltı-check out
  • 10:30 – 12.00  Kadın ve Seyahat Söyleşi – Kısım 2
  • 11:30 – 12.30  Partner Yoga
  • 13:00 – 14:00  Yemek
  • 14:00 – 15:00  Vedalaşma

 

Geçen kampın videosunu buradan izleyebilirsiniz…

 

Tarih ve Mekan

22-23-24 Eylül 2017; Lilith Camping, Kabak Koyu, Fethiye

http://www.lilithcamping.com/

Ücret

Ücret konaklama tercihlerine göre farklılık göstermektedir.

Ücrete dahil olanlar

  • 2 gece Konaklama
  • Kahvaltı ve akşam yemeği
  • Yoga&meditasyon çalışmaları
  • Söyleşiler ve etkinlikler 

Ücrete dahil olmayanlar

  • Ulaşım
  • Öğle yemekleri

Konaklama Tercihleri

Bungalow

 

Her bungalowun ismi tarihteki bir kadına ithaf edilmiştir. Bungalowlar 2 ya da 3 kişiliktir.

490 TL kişi başı ( çift kişilik yataklarda arkadaşınız ile ya da tek kişilik yataklarda, odalar 2 ya da 3 kişilik ) 
Sappho, Frida, Emma ve Rosa: 1 çift kişilik 1 tek kişilik yatak
Virginia, Füruğ : 1 çift kişilik yatak

 

Vardo (Çingene Karavanı)

lilith vardo ile ilgili görsel sonucu

430 TL kişi başı  

Yataklar 2 kişiliktir. Toplam 4 adet vardo bulunmaktadır. 

Tek kişilik oda
430TL kişi başı

Toplam 4 adet bulunmaktadır. Tek kişilik odalar sınırlı sayıda olduğu için kayıt önceliğine göre verilecektir. 


Çadır

400 TL kişi başı /Kendi çadırınızla 380 TL kişi başı

Ön kayıt ücreti : 250 TL
Kayıtlar 15 Eylül tarihine kadar alınacaktır.

Kamp alanının sezon fiyatları değişikliği nedeniyle bu kampımızın fiyatları, elimizde olmayan nedenlerden dolayı ve isteğimiz dışında artmıştır. Kurduğumuz kız kardeşlik bağını sürdürmek için kendi inisiyatifimizi kullanarak daha önceki kampa katılım sağlamış olan kişilere fiyat üzerinden %10 indirim uygulamaya karar verdik. Bu meblayı kendi bütçelerimizden kesinti ile karşıladığımız için sadece eski katılımcılara özel olarak uygulayabiliyoruz.Anlayışınız için teşekkür ederiz.

Ulaşım

Fethiye Otogar’ın önünden Kabak Dolmuşları kalkıyor. Fiyatı 7,5 TL. Son durakta indikten sonra dilerseniz patikadan yürüyerek (yaklaşık 30dk) gelebilirsiniz. Patika trekking sevmeyenler için sıkıntılı olabilir. Yürümek istemeyenler için dolmuşların bıraktığı noktadan servisler 50 TL’ye iniyor. 1 Kişi de olsa, 8 Kişi de olsa aynı fiyat. O nedenle dolmuşun dolmasını beklemek, tercih sebebi olabilir.

Kampa daha önce katılan Selcen’in yazdıklarını okumak için aşağıdaki linke tıklayabilirsiniz.
https://bilinmeyenrota.com/yapabilirsin/

**Asi Kadınlar kampına katılmak için daha önce yoga yapmış olmanıza gerek yok, deneyimlemek isteyin yeter. Yoga “birlik” olmamızı sağlayan bir araç, bu araç herkes için, unutmayın;)
**Lütfen kendi yoga matınızı getirmeyi unutmayınız.

**Kabak Koyu’na ulaşımda sıkıntı yaşamamak için yürüyüş ayakkabısıyla ve çekçekli valiz yerine sırtçantası ile gelmeniz sizin yararınıza olacaktır.

Sorularınız için:

tugce@bilinmeyenrota.com / 0544 347 4521
burcu@gezginyogini.com / 0505 016 6199

Biz kimiz ?
http://gezginyogini.com/burcu-tunca/
https://bilinmeyenrota.com/t-kimdir/

Başvuru için aşağıdaki formu doldurabilirsiniz…
https://docs.google.com/forms/d/e/1FAIpQLSft6iZHI75VKak3CHFGTvmMhPS48BmcU22jzbzoUcOO-AoN1g/viewform?usp=sf_link

Hostel mi Arkadaşınız Evi mi?

1

Yılda bir kaç kez İstanbul’a işim düşüyor. Böyle günlerde önümde iki seçenek yer alıyor, konaklama için arkadaşımın evini ya da hostel tercih etmek.. İşler duruma göre değişse de iki tarafında artılarını ve eksileri var ve kalış sürem, yapacağım işler, görüşeceğim kişiler gibi etkenlerle nerede kalacağıma karar veriyorum. Karar verme sürecimi hangi etmenlere göre belirliyorum;

Ev konforu

özel oda

Eğer özellikle uzun seyahatlerden döndüysem ve ev özlemi içerisindeysem, canım halıya basmak, çaydanlıkta su kaynatmak, çekyatta hiçbir şey yapmadan yatmak ve en önemlisi özlediğim arkadaşlarım ile vakit geçirmek istiyor ise, kesinlikle arkadaşımın evini ya da airbnb tercih ediyorum.

Eğer ki, yurt içinde işlerimi halletmek için başka bir şehire gideceksem, arkadaşlarıma evde giriş çıkış saatleri konusunda rahatsızlık vermek istemiyorsam ya da onlara bağlı kalmak istemiyorsam kesinlikle hostel tercih ediyorum.

İstanbul’a son gittiğimde ise en güzel hostel arkadaşımın hostelidir diyerek Hush Hostel Lounge (hafta içi) ve Hush Hostel Moda’da (hafta sonu) kaldım. Böylece hem kendi programımı dilediğimce organize edebildim hem de arkadaşlarım ile keyifli vakit geçirebildim.

Ücret

O anki bütçem de konaklama seçeneklerinde önemli bir hale geliyor. Eğer bütçeme dikkat etmem gerekiyorsa arkadaşımda, azıcık daha fazla harcama hakkım varsa hostelde kalıyorum. Hostel ücretleri özellikle yatakhanelerde kalmayı tercih edenler için oldukça makul. Kahvaltı dahil gecelik 45-50 TL gibi rakamlara konaklamak mümkün. 

Alkol Seviyesi

Niyetim partilemek ise ve arkadaşımın evi İstanbul gezegeninin bir diğer ucunda ise hostelde kalmak daha mantıklı bir hal alıyor. Ödenecek taksi ücreti çoğu zaman hostelde konaklamaktan daha fazla tutuyor.

Gidiş Sebebi

Gidiş sebebim arkadaşlarımda gezip tozmak ve eğlenmek ise hostelde kalmak anlamsızlaşıyor ama iş için gittiğimde gün içerisinde giriş çıkış, üst baş değişimi, merkezi lokasyon gibi nedenlerden ötürü hostel büyük rahatlık sağlıyor.

Kahvaltı

Arkadaşım ile ne kadar samimi olsam, nazım ne kadar çok geçse de ev işlerine yardımcı olmazsam rahatsızlık hissediyorum. Kendimi evdeki gibi, akşam ne yemek yapsak, bulaşıkları yatmadan yıkasak gibi şeyler düşünürken buluyorum. Bu da bana ekstra bir sorumluluk hissi yüklüyor. Ama hostelde kaldığım günlerde sabah aynı saatte hazır olan kahvaltı beni çok mutlu ediyor. Ne olursa olsun, birisi sizin için o kahvaltıyı hazırlamış oluyor. Sanki anne şefkati…

Ücretsiz Etkinlikler – Süregelen Partiler

Özellikleri haftasonları için hostellerden mutlaka  yaratıcı konseptte bir parti olur. Bunların kimi sadece misafirler için, kimileri ise dışarıya da açık oluyor ve hostel misafiri olunca kazanılan ücretsiz giriş beni havalara uçurmaya yetiyor. Hush Hostel moda’da kaldığım sürede bir adet Reggae parti (İzmir’de neredeyse hiç yok), bir adette elektronik müzik partisi yapıldı.

Hush Hostel Lounge’da ise her sabah ve akşam yoga dersleri var. Ücretide misafirlere 10TL, dışarıdan gelenlere 25TL.

Hostel vs arkadaşın evinde, bu sekmede ayağına kadar gelen yoga dersleri ve ücretsiz partiler ile kazanan hostel..

Çalışmak

Eğer bilgisayarda yapmam gereken işler varsa, arkadaşımda kaldığımda hem dikkatimi dağıtacak çok fazla şey oluyor hem de kendi öz disiplinimi sağlamakta zorlanıyorum. Hostelde ise insanlar tanımadıkları kişilere karşı daha saygılı davrandığı için işlerimi kısa sürede halledip bitirebiliyorum.

Genel olarak bakarsak, bi manim olmadığı sürece hostelde kalmayı tercih ediyorum. Peki siz hostelde mi, arkadaşınızın evinde mi kalıyorsunuz? Yoksa başka yerde mi?

Bardaklara Resim Çizerek Seyahat Etmek

0

Berk 23 yaşında karton bardaklara gittiği şehirlerin ikonik resimlerini çiziyor ve bunları satarak kazandığı para ile seyahat ediyor. Kendisi ile tanışıklığımız ekipman sponsorumuz olan Kutupayısı’na dayanıyor. Berk sempatik, biraz da şeytan tüyü olan bir oğlan çocuğu. Bardaklara resim çizerek seyahat etmek nasıl oluyor merak ettim ve Berk ile biraz sohbet ettik…

Merhaba Berk,

Öncelikle kısaca kendinden bahseder misin?
-Merhaba Tuğçecim, bayan ayım. Seni çok seviyorum.Ben Berk Armağan, 23 yaşındayım. İstanbul Üniversitesi’nde Türkçe Öğretmenliği okuyorum. Evden okula, okuldan eve bazen arkadaşların yanına giden biriydim zamanında. Ara sıra resim çizen, spor yapan, kitap okuyan sıradan hobileri olan biriyim. Tabi ara sıra resim çizen biri olmaktan çıktım son 8-9 aydır. Her gün resim çizen biri hale geldim. Detayları aşağıda anlatacağım.

 

ilk resim

Klasik sorular ile başlayacağım. Bu fikir nereden geldi aklına?

Ara sıra resim yaptığımı söylemiştim önceden. Benim çok yakın bir kız arkadaşım büyük bir kahve zincirinin hastası, hafif Pelinsu biri. 2 sene önce falan doğum günü yaklaşıyordu onun. Hediye ne yapsam, ne yapsam diye düşünürken (maddi hediyeleri sevmem) aklıma sevdiği şeyler geldi. Karton bardağa çizim. O darth vader ve küçük prensi çok seviyordu bunları birleştirerek death star üzerine darth vader çizdim küçük prens konseptiyle. Bayıldı. Arkadaşları da bayıldı. Aslında sadece bardak çizmiyorum farklı fikirler üretiyorum. Sonrasında yakın birkaç arkadaşıma daha farklı şeyler yaptım. Sonraları uzun süre çizim yapmadım. Geziye başlamıştım o sıralar. Türkiye’nin birçok yerini gezdikten sonra yurt dışına çıkmaya karar verdim. Ama önüme bir engel çıktı. Maddi imkansızlık. O noktada bu fikir aklıma geldi ve bunu kimseden esinlenmedim. Bardak çizilerek dünyayı dolaşacağımı bilmiyordum o zamanlar. Denemek için sokağa çıkmıştım. Bu kadar ilgi görünce bu fikri geliştirdim. Seyahat, seyyah(parasını gezerek kazanan kişi) ve art(sanatım). Bu kelimelerin birleşimi olan Seyyahart’ı kurdum. Sonra oradan istek üzerine çizim yaparak devam ettim.

İlk olarak arkadaşına hediye olarak çizmiş…

İlham aldığın kişiler var mı?

İlham aldığım birisi yok. Kendi çapımda takılıyorum ben genelde. İyi resimler çizimler görüyorum elbette ama serbest bir tarzım var. Kafama göre yani.

 

Senin yaptığını yapan başka insanlar da var mı? Yoksa bu konseptte tek misin?
Var, yani ilk başladığımda değil de sonraları öğrendim. Bu işi profesyonel tasarımcılar yapıyor ya da sanatçılar. Ama onlar sadece üretip paylaşıyor, benim gibi gezmek için para kazanayım gezdiğimde çizim yapayım mantığında birini görmedim. Hangi insan gezerken yanında 50 tane karton bardak taşır ki?

Ne zamandır çizim yapıyorsun?

Bu olayı yaklaşık 10 yaşlarımda keşfettim. Teknoloji ve tasarım dersinde çizdiğim bir resim bir yarışmada bana teşekkür belgesi kazandırmıştı. Sonraları ara sıra çizim yaptım hep. 1 yıl çizim yapmadığım olmuştur düşün. Hep kafama göre takıldım ya. Bu işe başladığımdan beri sürekli çizen biri haline geldim. Günde 4 bardak çizdiğim oldu yani 10 saate tekabül eden bir süre.

 

İstek üzerine bardak çiziyor musun?
Seyyahart’ın mantığı bu. Okul zamanlarımda istek üzerine çizim yapıyorum. Sömestr ya da yaz tatiline kadar hep para biriktiriyorum. Sonrasında biriktirdiğim parayla geziyorum.

Şu ana kadar kaç bardak sattın?
Tuğçecim inan bunun sayısını bilmiyorum ama 200 ü geçmiştir. 8 ay oldu. Saymıyorum cidden sadece kargo fişlerini toplama adetim var. Onları da belli bir süreden sonra toplamaya başladım.

eyfel kulesi

Zaman geçtikçe Berk’in çizimleri de gelişmiş…. 


Bardaklardan gelen gelir seyahat masraflarına yetiyor mu?

Gezilerimin %80 ini bardaklardan kazandığım parayla %20 sini ailemden aldığım destekle sağlıyorum. Yani bilmediğim bir yerde geziye çıkıyorum. Düşünmediğim durumlar gerçekleşebiliyor. Mecbur kaldığımda destek istiyorum.

Sponsorların var mı?

Sponsorlarım var. İlk olarak hayalime Kutupayısı destek oldu. Fikrimi Selçuk abiye anlattığımda “bardak satarak Dünya’yı gez…” bu cümleyi gördükten sonra direkt beni kabul ettiğini söyledi. O zaman çok mutlu olmuştum. Kutupayısı’nın yeri bende hep ayrı olacak. Sonrasında Promocup yani çoğu kahve dükkanına karton bardak üreten büyük bir firma bana sponsor oldu. Karton bardaklarım artık Promocup’tan. Sonrasında 4 yıl önce liseden mezun olduğumda gittiğim bir resim kursu vardı. Articona. O zamanlar pahalı olduğu için kayıt olamamıştım. 2 hafta önce kadar sahibiyle konuşmaya hayalimi, fikrimi anlatmaya gittiğimde beni güzelce dinledi. Sonrasında bana sponsor olmayı kabul etti. O anın mutluluğunu tarif edemem de çizemem de. Articona eğitim sponsorum oldu. Yakın zamanda da Canon hayalime ortak oldu. Artık daha kaliteli fotoğraflar çekeceğim.

 

Sana ve seyahatlerine dair çok fazla soru geliyor. Hatta ben de şahit oldum. Şu ana kadar gelen en saçma soru ne oldu?
Bardakları kalemle mi çiziyorsun? Bardağın içine su koyuluyor mu? Bu ikisi şu ana kadar duyduğum en saçma sorulardı.

Hayvanlar için çizimler yaparak, sattığı bardaklar ile sokak hayvanlarına mama almış… 

Sosyal sorumluluk projelerine destek verdiğini biliyoruz. Şimdiye kadar hayvanlar için çalışmalar yaptın. Türkiye’de sürmekte olan kadın hareketi hakkında ne düşünüyorsun?
Ben yetersiz kaldığını düşünüyorum. Biliyorsun ki kadınlar hala şiddet görüyor hala erkekler yeterli ölçüde bilinçli değil hala kadınlar tacize, tecavüze uğramaktan korkuyor. Daha farklı şeyler düşünülmesi gerekiyor.

Kadınlara yönelik sosyal sorumluluk projelerine de destek vermeyi planlıyor musun?

Hayvanlara karınları doyması için destek oldu. Şu sıralar Lösev için bir çalışma düşünüyorum. Kadınlar için de ilerleyen vakitlerde bir çalışma düşüneceğim. Ben her büyük gezim sonrasında sosyal sorumluluk projesi yapmayı kendime borç biliyorum. Çünkü emeğimle kazandığım paranın tamamını ben geziye harcamak istemiyorum. Bunu yardıma muhtaç hayvanlarla yahut kişilerle paylaşmak istiyorum. Kadınlar için de mutlaka bilinçlendirme adına bir proje geliştirebilirim. Muhtemelen Amerika gezim sonrasında olur bu.

 

Teşekkürler Tuğçecik.

 

van gogh

Berk’i takip etmek isteyen için sosyal medya hesapları ve web sitesi…

web : http://seyyahart.com/

instagram : https://www.instagram.com/seyyahart/

Takip Edin

54,549BeğenenlerBeğen
28,357TakipçilerTakip Et
5,352TakipçilerTakip Et
9,690AboneAbone Ol